Bülent Aldede"den Yeni Yazi
NazımHikmet
Pazar, 14 Mart 2010 13:45

                                               ÖZELEÅžTİRİ

ÖzeleÅŸtiri insana çok ÅŸey katabilen bir yöntemdir. Ancak bunu baÅŸarabilen insanların sayısı çok azdır. Kimi zaten bundan tamamıyle uzak durur, hiç yanından bile geçmez; kimiyse lafını çok edip uygulamasını yapmaz. Birçok açılardan önemli deÄŸerlere sahip olan birçok insanın özeleÅŸtiri konusunda sınıfta kaldığını da gördüm. Benim bu anlamda sicilim ne kadar temiz, bunu bilemiyorum, çünkü buna ben kendim karar veremem, ancak aÅŸağı da bu konudaki yürüyüÅŸümden bahsedip, en azından dünümüzü de yazılarımızı paylaÅŸan ve bilmeyen dostlarımızın bilmesi gerektiÄŸini düÅŸünüyorum.

1988 Yılında İstanbul’da lise 1. sınıfa giderken, orda yakın bir akrabamızdan ilk defa insanların, hayvanların, doÄŸanın ve evrenin yaratılmamış olduÄŸunu, bunların kompleks, tepkimelerin, patlamaların, seleksyonların v.b. fiziksel, kimyasal ve biyolojik deÄŸiÅŸimlerin sonucunda oluÅŸtuÄŸunu ve bütün bunların doÄŸal sonucu bir yaradanın olamayacağını, yani kısacası “Allah yoktur” diye özetleyebileceÄŸimiz sözler duymuÅŸtum ve bu bende depremler yaratmıştı diyebilirim. Çünkü o güne kadar ne babamdan, ne annemden, ne baÅŸka bir yakınımdan böyle bir ÅŸüphe, böyle bir söz duymamış, bunun söylenebileceÄŸini aklıma bile getirmemiÅŸtim. Evet, çocukken “komünist, sosyalist” gibi sözler duyardık, ancak onlar devrimcileri anlatan birer kavramdı, akıllı insanların kendi ararlarında konuÅŸtukları ÅŸeylerdi ve biz çocuklarsa, açıkçası bunun kimi zaman Allah’a inanmamakla eÅŸ anlamlı tutulabileceÄŸini de bilmiyorduk. O sözleri duyduktan sonra ben akrabamın peÅŸini bırakmadım, ona sürekli sorular sordum, aklım ve bilgim yettiÄŸince sorularımı detaylandırıyor, deÄŸerlendirmemi de ona göre yapıyordum. Ancak kafamda sürekli var olan bir de önyargı vardı ki, o da ÅŸuydu: “OkumuÅŸ, bilgili, devrimci bir insan boÅŸuna böyle ÅŸeyler söylemez, eÄŸer söylüyorsa mutlaka doÄŸru bir tarafı da vardır.” Tabiki bu akrabam yalnız deÄŸildi. Ondan sonra böyle düÅŸünen diÄŸer akrabalarla ve yakın çevreden insanlarla da tanıştım, onların da görüÅŸleri bu yönlüydü ve bende de bu yöne bir ilgi oluÅŸmuÅŸ, sürekli bu yönlü kitaplar istiyordum onlardan, ancak bir türlü alamıyordum o kitapları. Çünkü benim için o türden kitaplar okumak için erken olduÄŸunu söylüyorlardı, hatta bir akrabam o dönem okumaya daha iyi alışabilmem için “Åžampiyon” isimli, doÄŸal haliyle de çok güçlü olan birisinin, boksör oluÅŸunu ve daha sonraki zamanlarda boks dünyasının içindeki oyunları tezgahları anlatan yüz sayfa civarında bir kitap vermiÅŸti. Sonra baktım bu istediÄŸim kitapları onlardan almak çok zor, kendim elime para geçtikçe, kitaplar satın alıp, kendimi geliÅŸtirmeye çalışıyordum. Ancak itiraf etmeliyim ki, o dönem aldığım kitapalarda seçici olamıyordum, çünkü seçici olabilecek temelden yoksundum. Ama genellikle konusu politik olan kitaplar tercih ettiÄŸim için, hata yapma olasılığı fazla büyük olmuyordu. Hatta birgün bir yakın komÅŸunun evinde eski baskı Yılmaz Güney’in “Soba Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz” isimli ÅŸimdi bildiÄŸimiz kitap kalıbına göre oldukça ensiz, birazcıkta uzun kitabını görmüÅŸ, hemen alıp karıştırmaya baÅŸlamıştım. Bunu gören komÅŸu, “Ben eskiden okuyordum bu tür ÅŸeyleri ama atacaktım o kitabi, istiyorsan sana vereyim” demiÅŸti ve ben sevinerek almıştım o kitabı. Ancak kitabın yasak olduÄŸunu ve kimsenin görmemesi gerektiÄŸini de söylemiÅŸti, bana kitabı verdikten sonra. O romanı okuduÄŸumda birçok ilklerle tanışmış da oldum. Mesela yaÅŸamın ne kadar kirli, acımasız, adaletsiz ve ahlaksız olabileceÄŸini o kitapla öÄŸrenmiÅŸtim. Ya da ilk defa bu kitapta kürt
kelimesini yazılı basından okumuÅŸtum. Kırkısrak’lı bir ailenin dramını da içeriyordu ve baba oÄŸluna kürtçe öÄŸütte bulunuyordu, yanlış iÅŸlerden elini eteÄŸini çeksin diye.
Daha sonra liseye iki sene ara vermek zorunda kalmış, bunun bir senesini köyde geçirmiÅŸtim. Evimize gelen gidenler çok oluyordu, sürekli bir sohbet ortamı da mevcuttu. Babamın sohbetinden haz almayan bir insan hatırlamıyorum. Gerek solcular olsun, gerek evmize iÅŸi düÅŸen sünni kökenli insanlar olsun, gerekse baÅŸka baÅŸka inançlardan, kültürlerden ve mesleklerden insanlar olsun babamla konuÅŸmaktan zevk almayan yoktu. Hele bazı durumlarda konuya tam uyan müthiÅŸ bir espiri yada fıkrayla konuyu saatlerce anlatmakla açıklanamayacak kadar açık seçik ortaya koyardı. Oysa ben o dönem babamın bu konudaki baÅŸarısını doÄŸuÅŸtan bir yetenek sanıyordum, onun babamın birikimiyle, irfanıyla, görgüsüyle ilgisi olduÄŸunu aklıma bile getiremiyordum. Babam Allah’ı ret eden solculara pek birÅŸey demezdi. Ben bunu iki türlü yorumluyordum kendimce. Birincisi, sanıyordum ki, babam onlara karşı yeterince bilgili olmadığından onlara cevap veremiyeceÄŸinden birÅŸey demiyor, ikincisi de, babamın da içinde bu konu da ÅŸüpheler olabileceÄŸini sanıyordum. İkisinden biridir diye düÅŸünüyordum. Ancak müthiÅŸ yanıldığımı yıllar sonra görecektim.
Bu süreç içerisinde ben de, yıl 1990’a ulaÅŸtığında kendimi sosyalist sanmıştım. (Oysa ÅŸimdi geri dönüp baktığımda ben o zamanlar sosyalizmin “s”ini bile bilmiyormuÅŸum.) Ancak o dönemler içime ÅŸüphe düÅŸmüÅŸ de olsa Allah’a inanıyordum. Daha sonraları zaten marksist felsefeyi içeren, devrimcilerin yaÅŸamlarını anlatan kitaplar okumak en büyük zevklerimden biriydi. Erdal Öz’ün “Gülünün SolduÄŸu AkÅŸam”ını gözümde yaÅŸlar yüreÄŸimde biriken bir kinle okumuÅŸtum, ki o yaÅŸlar da o kin de hala durur bende. Daha sonra bu kin bende katlayarak artmıştı, “Ser Verip Sır Vermeyen Komünist Önder – İbrahim Kaypakkaya”yı okuduÄŸumda. Daha sonrası Hasan Kıyafet’in “Komünist İmam” tipine benzeyen rahmetli Turhan Dursun’un “Din Bu” serisi, “Kulleteyn” vb. DiÄŸer kitaplar. Allah’a inanmadığımı söylediÄŸim dönem daha çok 1994-1998 arasıdır diyebilirim. Ama burada konumuz bu deÄŸildir. Ben burda kiÅŸilerin Allah’a inanıp inanmamalarından bahsetmek istemiyorum. Çünkü bu kiÅŸilerin kiÅŸisel kararlarıdır. Benim burda bahsetmek istediÄŸim daha çok kiÅŸisel geliÅŸime katkısı olan okumak, okuduÄŸunu deÄŸerlendirebilmek, inandığından sıyrılıp görmek istediÄŸi deÄŸil de..., var olan gerçeÄŸi kavrayabilmektir. Bu açıdan kendi adıma da bir özeleÅŸtiri sunmak, bunu birazda tavsiye etmektir. Ancak tavsiye ettiÄŸimiz ÅŸey illede böyle yazmak deÄŸil, bunu yaÅŸama katmaktır.
Daha sonra Ankara’da geçen iki yıllık lise iki ve üçüncü sınıf dönemi baÅŸladı benim için ki, o dönem de sosyal yaÅŸamıma oldukça fazla katkısı olan bir dönemdir. Mesela baÄŸlama çalmaya 8 Mart 1991 Cuma günü saat 15:30 civarında Ankara’da Elbistanlı bir ailenin çocuklarıyla tanıştıktan ve onların baÄŸlama çalarken Ahmet Kaya’nın çok sevdiÄŸim bir eseri olan “Hani Benim GençliÄŸim” isimli eserini çalmalarından etkilendikten ve bana da öÄŸretmelerini rica etmemden ve onların da kabul etmesinden sonra baÅŸladım. Sonra orda liseli gençlik dergisi “Genç Umut”un oluÅŸturulması ve yayınlanmasında da katkım oldu.
90lı yıllarda da birçok kitaplar okudum. O dönem kitap okumak bana göre farklı birÅŸeydi. Mesela kimi zaman sırf okumuÅŸ olmak için kitaplar okuduÄŸumu, kitabı okuyup kaldırdıktan sonra fark edip, yeniden o kitabı okuduÄŸumu biliyorum. Ama her nasıl olursa olsun ÅŸu kesinlikle vardı. Kendisinde azçok solcu kimlik olan bir yazarın yazdıklarını doÄŸru kabul edip, sorgulamadan kendimize kattığımızı, bu yazarların birçoÄŸunun tahmin yada niyetlerini ispatlanmış gerçeklermiÅŸ gibi kitaplarında yazdıklarını ve bizim de bunları sarsılmaz doÄŸrular olarak kabul ettiÄŸimizi, daha sonraki dönemlerde fark etmiÅŸtim. Bunlara burdan bazı örnekler vermek mümkün. Mesela ÅŸu anda aklıma gelen Orhan HançerlioÄŸlu’nun “DüÅŸünce Tarihi” isimli dört bin yıllık felsefe ve düÅŸünce tarihinin özetini çıkardığı kitabındaki alevilikten ve bektaÅŸilikten bahsettiÄŸi bölüm. Orda alevilerin sırrının hakikat kapısından geçebilenlere açıklandığı ve bu sırrın da “aslında Allah’ın olmadığının açıklanması” olduÄŸu, tam burdaki kelimelerle olmasa da bu anlamda belirtiliyordu ve biz de buna inanmaya dünden hazır olduÄŸumuzdan hemen inanıyorduk. Ancak demiyorduk ki, acaba sayın HançerlioÄŸlu bunu ne kadar biliyor ve bunun kanıtı nerde!(?) Mesela yine Ali Haydar Cilasun’un kitabında öyle yazıyor diye o yıllarda “Hacı Bektaşı Veli”ye “Hacım Bektaşı Veli” demeye baÅŸladık. Ama hiç sorgulamadık. Çünkü bunlar koskoca yazarlardı ve bize yalan mı söyleyeceklerdi. Kaldı ki biz de onlara inanmaya dünden hazırdık. Bu örnekleri çoÄŸaltmak mümkün, ancak amaç bu deÄŸil. Anlatmaya çalıştığımız konu baÅŸka. 90lı yıllarda yine alevilikle ilgili kitaplar piyasada her ne kadar çokça vardılarsada, kürtlerle ilgili kitaplar daha bir revaçtaydı (en azından ben öyle sanıyorum). Ama kürtlere dair fazla saÄŸa sola çekebilecek birÅŸey kalmadığından, yalan söyleyen kitaplar pek iÅŸ yapamıyordu, bunun sonucu piyasada daha çok gerçek ve gerçeÄŸe yakın ÅŸeyleri anlatan kitaplar hakim oluyordu. Kaldı ki PKK’nin mücadelesinin sonucu her türlü baskı ve zulme raÄŸmen Türkiye’nin büyük metropollerinde de hatırı sayılır bir kürt kurumsallaÅŸması oluÅŸmuÅŸ, olgunlaÅŸmış ve bu konulardaki çalışmalarıyla önemli yol haritaları sunmuÅŸtur.
Ancak alevilikle ilgili yazılanların her zaman bir tutarsızlığı ve yazarın ideolojisine göre bir yol haritası oluyordu. Onun için alevilikle ilgili okuduÄŸumuz bir kitap, bir diÄŸerini tutmuyordu. (Bu ÅŸimdi de hala öyle) Bunun bana göre en büyük sebeplerinden birisi, (yazarların niyetini bir tarafa bırakırsak) aleviliÄŸin yazılı bir arÅŸivinin olmayışı ve bundan dolayı isteyenlerin, oyun hamuru gibi, istediÄŸi ÅŸekli vermek istemesinden kaynaklanıyor(du). İşte doksanların yukarıda bahsettiÄŸim dönemimde ben de aleviliÄŸi olduÄŸu gibi deÄŸil, görmek istediÄŸim gibi görüyor, yani birileri çıksında aleviliÄŸin islamla ilgisi olmadığını söylesin diye, sanki dört gözle bekliyordum. Bu zaman zarfında köyde pek kalmadığım, sürekli Ankara, İstanbul gibi ÅŸehirlerde okul yada iÅŸ dolayısıyla bulunduÄŸum için, babamla bu konularda konuÅŸmak da pek nasip olmuyordu.
Bu arada bana güzel bir ders veren ÅŸu olayı anlatmadan geçemeyeceÄŸim: İstanbul’da bir yakın arkadaşımdan duymuÅŸtum. Ünlü bir sinema oyuncusu, bir toplantıya katılıyor konuÅŸmacı olarak. KonuÅŸması esnasında görevlilerden bir bardak su istiyor, ancak bir süre zaman geçmesine raÄŸmen su gelmiyor. Bir süre sonra tekrar su istiyor ve su, yine geçen zamana raÄŸmen gelmiyor. Artık üçüncüsünde “Ali aÅŸkına bir bardak su verin!” diyor. Ama peÅŸinden ekliyor: “Ali dediysek ÅŸu arap Ali deÄŸil, bizim madenci Ali aÅŸkına!” Arkadaşım bana bunu anlattığında öyle hoÅŸuma gitti ki, köye izne gittiÄŸimde bunu çok doÄŸru birÅŸey sandığım için babama anlattım. Ancak babamın “Çok yanlış ve ukala bir söz!” demesiyle ÅŸaşırdım tabiki ve babama “Niye ki baba? Madenci Ali aÅŸkına su istemenin neresi ukalalık?” gerçeÄŸi yine babamdan öÄŸrendim: “OÄŸlum, madenci Alinin haklarına kimse bizim kadar saygılı olamaz, kimse bizim kadar da ona taraf olamaz. Ancak bu hiç kimseye de Hz. Ali’ye “ÅŸu arap Ali” demek gibi bir ukalalık yapma hakkını vermez!”
AÄŸustos 1995’de babama yazdığım bir mektupta ÅŸunları da yazmışım(yazım hatalarını bile düzeltmeden aynen ekliyorum):
...
Baba ben İnsan’dan baÅŸka bir kimseye inanmıyorum. Bu nedenledirki; Pir Sultan’ın dediÄŸi gibi; Cümlenin muradı, dünyada cennet, özgesiyle hareket ediyorum. Öbür dünyaya inanmıyorum. BildiÄŸim kadarıyla, seninde buna saÄŸlam bir inancın söz konusu deÄŸil. Benim inandığım tek ÅŸey insanların sevgi, barış, kardeÅŸlik, eÅŸitlik, yani güzellik mücadelesidir. Ve ben buna saygı duyarım. Bir insanki, derya gibidir, herÅŸeyi biliyor, her tür tecrübeye sahiptir ama dürüst deÄŸildir, iÅŸte o insanın bilinçsiz ancak dürüst bir insan karşısında konuÅŸmaya hakkı yoktur. GerçekçiliÄŸin kanunudur bu.
...
Sonra kendi doÄŸrularımı anlatmak için ÅŸunları yazmışım:
...
Ben Darvin’in evrim teorisine inanıyorum. Hz. Ali gibi güzel insanlar bugün yaÅŸasaydı, ki Hz. Ali’de bilimci kiÅŸiliÄŸiyle bilinir, O’da Darvin’in evrim teorisine inanırdı diye düÅŸünüyorum. Çünkü Darvin’in evrim teorisi bilimdir. Oysa Allah inancı bir önyargının ürünüdür. Her canlının doÄŸada yaÅŸayabilmek için bir silahı, bir korunma aracı vardır. KaplumbaÄŸa düÅŸmanlarından korunmak için kabuÄŸuna çekilir, tavÅŸan çevik ayakları sayesinde koÅŸar vs. kendilerini korumaya çalışırlar. Bir korunma silahı olmayan canlının nesli tükenir. Hayvanlar ve bitkiler doÄŸal koÅŸullara uyabildikleri sürece yaÅŸarlar, aksi taktirde tükenirler. İşte bu döngü içerisinde insanın korunma silahı aklı olmuÅŸtur. Ve insanın diÄŸer canlılardan farkı, insan doÄŸaya uymasada neslini sürdürebilmiÅŸtir. Çünkü doÄŸaya uymadığı zaman, doÄŸayı kendine uydurmuÅŸtur. Zaten insanın ayrıcalığı buradan geliyor.Marks insanlar için; “alet yapabilen hayvan.” deyimini kullanıyor. Ve aynı insan binlerce yıllık süreç sonunda Tanrı’yı yaratmıştır. Cenneti, cehennemi yaratmıştır. Bunlar insanlık tarihinin birer parçasıdırlar. Ve bu acaip insan, gücü yetmediÄŸi ÅŸeyi TanrılaÅŸtırıp ona tapmıştır. Zamanla gücü yetmeyen ÅŸeye, geliÅŸmeler sonucunda gücü yettikçe onun tanrılığından vazgeçmiÅŸtir. Bu gün insanlar sonsuz uzayı henüz tam çözemedikleri için, Allah denen Tanrı henüz ilgi görebilmektedir. İnsanlık tarihi doÄŸrusuyla yanlışıyla, bu tür mücadelelerle dolu bir tarihtir. Ve bu kapkara tarih, güzel insanların yüzü suyu hürmetine ayakta durabilmektedir. Engels’in güzel bir sözü var. Diyorki; “Tarihten büyük insanı çıkarın, yeri boÅŸ kalır.” Sende bilirsin ki baba, büyük insan, güzel olan insandan baÅŸkası deÄŸildir.
Åžimdi dünya yalan dünyadır. Ve biz ÅŸu anda cehennemi yaşıyoruz. Dünya ne zamanki sevgi dünyası olur, o zaman gerçek dünya olur ve onun adıda cennettir. KuÅŸkusuz böyle bir dünya insanların sevginin ne demek olduÄŸunu bilmesiyle mümkündür. Tarihte, sevginin ne olduÄŸunu bilmiÅŸ insanların büyük yeri vardır.
MutluluÄŸun adını doÄŸru koymak lazım. Çünkü mutluluÄŸun sahtesi olmaz. Kimi insan, kendini kandırarak sahte mutluluk peÅŸinden, yani mutsuzluÄŸun peÅŸinden koÅŸar. Ve mutluluk bir baÅŸka insanın mutsuzluÄŸu üzerine kurulmaz. Böylesi sahte mutluluklar, yaÅŸanılan bir yaÅŸamın sonucunda ölüm anı yaklaÅŸtıkça o yaÅŸamdan piÅŸmanlık duymak ve sonuç olarak piÅŸman ölmektir. Böyle bir yaÅŸam boÅŸuna yaÅŸanmış bir yaÅŸam olur. DoÄŸrusu ben boÅŸuna yaÅŸamak hiç istemiyorum. Çünkü adı üzerinde, bu yaÅŸamdır. Bir ömürle sınırlı olan ve bir kere ele geçen çok deÄŸerli bir süreçtir. Leo Bascaglia diye biri var; Onun bir sözü var ve benim çok sevdiÄŸim bir sözdür. Derki; “insanlar sonsuza kadar yaÅŸayacakmış gibi, vakitlerini hep boÅŸa geçirirler.” Aslında yaÅŸam sırtımızda büyük bir borçtur. YaÅŸamın hakkını vermek gerekir. Bu borçta ancak toplumsal mutluluÄŸun elde edilmesiyle ödenir. Bugün toplumsal bir mutluluk söz konusu deÄŸildir. Çünkü dünya toplumlarında ve toplumların kendi içlerinde belirgin katmerleÅŸmeler, ayrılıklar, dengesizlikler, yani kısacası eÅŸitsizlik söz konusudur. EÅŸitsizliÄŸin olduÄŸu yerde mutluluk olmaz. Koskoca bir insanlık tarihi eÅŸitsizliklerle sürüp gelmiÅŸ. İnsanlar birbirlerini hunharca yok etmiÅŸ, yakmış, aç bırakmış, susuz bırakmış, baskı altına almış, köleleÅŸtirmiÅŸ, sürgün etmiÅŸ, zindanlara atmış, iÅŸkence yapmış,... vs. her türlü aÅŸağılamaya kendi tarihinde yer vermiÅŸtir. Bu, temelde insanların doymak bilmeyen egoist(bencil) yönlerinin, devlet, yada imparatorluk vb. ÅŸekillerde örgütlenen, bu temelde oluÅŸan açlıklarının bir sonucudur. Aynen bugün olduÄŸu gibi: Bir devlet kendi sözde milli çıkarları için mazlum halkları yok etmekten çekinmeyebiliyor. Buda sırf çıkarlara dayanıyor. Yani düzen emperyalist ve faÅŸisttir. Böyle düzenlerde de mülkiyet yada sermaye insanlıktan daha deÄŸerlidir. Sanırım insanların başına ne gelmiÅŸse, özvarlığı itibariyle, toplumsal bir yaratık olmasının yüzünden gelmiÅŸtir.
AleviliÄŸin çok güzel bir mirası var. Pir Sultanları, Åžeyh Bedreddinleri, Mansurları, Hacim BektaÅŸi Velileri ve daha nice güzel insanları var. Biz bu mirasın temelini sizlerden aldık. Gerçi henüz birÅŸey öÄŸrenmiÅŸ sayılmayız ama, iÅŸin temel taşını bir kere görmüÅŸ bulunuyoruz. Pir Sultan direniÅŸiyle, Hacım BektaÅŸi Veli sevgiye verdiÄŸi önemiyle, Mansur hakkı insanda aramasıyla belirginleÅŸmiÅŸtir. Ama en belirgin olanı Pir Sultan’dır; bunu sen daha iyi bilirsin.
Çünkü Pir Sultan’da en az Hacım BektaÅŸ-ı Veli kadar sevgiye deÄŸer veren bir insandı. Ama Pir Sultan’ın farkı bulunduÄŸu koÅŸulların onu bir direniÅŸe zorlamasından kaynaklanıyor. Bir tarafta kadısıyla, sadrazamıyla, veziriyle, padiÅŸahıyla halkı soyup soÄŸana çeviren ve çıkar temeline dayalı bir islam maskesiyle hareket eden Osmanlı, öte taraftan da alevi toplumu özelinde, ezilen emekçi halk kitlesi. Bugünün koÅŸullarında Pir Sultan’ın direniÅŸi çözüm getiren bir direniÅŸ ÅŸekli deÄŸildir. Ama Pir Sultan, Pir Sultan olduÄŸu için, zalime karşı susmamıştır. Gerçi direniÅŸin özünü çok iyi kavramış ve “Gelin canlar bir olalım.” demiÅŸtir, ama o günün koÅŸullarında ancak isyan edebilmiÅŸtir. Pir Sultan’ın asıl büyüklüÄŸü yaptığıyla söylediklerinin bir olmasından geliyor. Çünkü sevgi demiÅŸ ve onun için alabildiÄŸine sevmiÅŸtir. Hak demiÅŸ ve alabildiÄŸine hakçı, halkçı olmuÅŸtur. Böylesi bir ozan, Osmanlıyla barışık olamazdı. Osmanlıyla barışık olsaydı, böylesi bir ozan olamazdı. Bugün bütün güzel insanlar, bir anlamda Pir Sultan’dan feyiz alan insanlardır. Nice Pir Sultanlar gelmiÅŸ geçmiÅŸ, nice Pir Sultanlar gelecektir. Çünkü herÅŸey bugüne kadar çeliÅŸkisiyle var olagelmiÅŸtir. Kötünün karşısına daima iyi dikilmiÅŸtir. Ama ne yazıkki bügüne kadar iktidarda olanlar hep kötüler olmuÅŸtur. Bugün insanların yüreÄŸindeki güzellik hala kıpırdayabiliyorsa, bunu kötülükle mücadele eden tarihteki güzellik birikimine borçluyuz. Alevilik bu birikimin Anadolu’daki ayaklarından biridir. Bana sorarsan alevilik, islamiyetle baÅŸlayan bir ayrışma, özgünleÅŸme deÄŸildir. Bence alevilik, kökünü daha önceden alan ve islamiyetin sol kanadınıda kapsayan, tarih içinde çeÅŸitli düÅŸüncelerden etkilenerek, onlarla özdeÅŸleÅŸerek bütünleÅŸen bir felsefe olarak geliÅŸmiÅŸtir. Günümüzde bununla ilgili olarak hergün yeni bulgular sunulabilmektedir. EÄŸer alevilik salt islamiyet içinde Hz. Ali ve Evlatlarını sevmek olsaydı, bugün herhalde İran’dakinden pek farklı olmazdı. AleviliÄŸin harcında Hz. Ali’yi de aÅŸan daha birçok güzellik vardır. Hz. Ali İslamiyet için büyük bir militandı. Ama kiÅŸisel olarak Ali’yi düÅŸünürsek, aşırı dercede hümanist olduÄŸunu görürüz. Politikanın etkinliÄŸinden biraz uzak görünüyor. Sevmek yetmiyor, sevgiyi kurtarmak gerekiyor. Ali sevmiÅŸ, ama bir anlamda sevgiyi kurtaramamıştır. Ama bildiÄŸim kadarıyla ÅŸuda bir gerçekki, insani erdemler açısından bakıldığında Ali, Muhammed’den çok üstün bir insandı. Muhammed’in bencil tarafları göze çarpabiliyor. Ali’nin göze çarpan tarafıysa sade kiÅŸiliÄŸidir.
Alevilik bu güzellikleri heybesine doldurarak bugüne gelmiÅŸ. Ancak bugün bu güzel mirası birilerine peÅŸkeÅŸ çekmek isteyen, özde alevilikle ilgisi olmayan, alevi maskeli devlet kuyrukçuları vardır. Rıza Zelyut, İzettin DoÄŸan, Lütfü Kaleli bunlardan sadece üçüdür. Bugün bu kuyrukçular alevi kitlesi içersinde kendilerine taraf bulabilmektedirler. Bununda sebebi aleviliÄŸin hala kendi kitlesi içerisinde bazı kesimlerce bir mezhep olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır. Oysa benim bildiÄŸim, daha doÄŸrusu sizlerden duyduÄŸum, aleviliÄŸin bir mezhep deÄŸil, günün koÅŸulları dahilinde, kendilerini yenileyebilmiÅŸ insanların meydana getirdiÄŸi bir birliktelik, bir yaÅŸam biçimidir. Bana sorarsan alevilik; kendi yaÅŸam biçimiyle, özgün deÄŸerleriyle, halk mahkemesiyle, Anadolu’ya özgü bir eski sosyalizmdir. İslamiyete göre Allah sorgulanamazken, alevilik Allah’ı sorgulamıştır. SaraylaÅŸmış İslamiyet Allah’ı insandan soyutlayıp, onu alabildiÄŸine yüceleÅŸtirip, onu sevgi deÄŸil, bir korku timsali yaparken, alevilik Allah’ı gökyüzünden indirip insanların yüreÄŸine koydu, ondan korkmadı, onu sevdi. Bu yüzdendirki, alevi kiÅŸi, insanı sevmiÅŸ, ona tapmıştır. Oysa islamiyette bir Allah korkusu, bir çıkar hesabı söz konusudur. Allah insanın dışında olduÄŸu için, insanların birbirine karşı bir saygısı söz konusu deÄŸildir. Çünkü özne olan Allah’tır. Onlara göre insan sadece bir nesnedir. Onun içindirki insanlar arası iliÅŸkiler sünnilik gibi islami kesimde son derece soÄŸuk ve mattır. Asıl deÄŸerli olan Allah’tır. Ama Allah’a sevgi yoktur. Ondan korkulmaktadır. Çünkü O, onlara ya cenneti bağışlayacak, ya da onları cehennemle cezalandıracaktır. Onun içindirki islami kesimin Allah inancı çıkar temellidir. İbadeti yapmak zorunda kaldıkları bir iÅŸ olarak görürler.
AleviliÄŸin ibadeti bir aÅŸktır. Dem sürmektir, yaÅŸama daha çok baÄŸlanmak, onu daha çok sevmektir. Yani kısacası insanlığa ibadettir. Allah inancıda var olagelmiÅŸtir fakat, insan her zaman özne olmuÅŸtur. Bu nedenle insana saygı, alevilikte geliÅŸmiÅŸtir. Mutluluk için herÅŸeyden önce insana saygı ÅŸarttır. Åžu erkekmiÅŸ, ÅŸu kadınmış diye bölücülük yapmadan. Gerçi alevi toplumu içerisinde de kadınlar özne olamamışlar. Ama bununla birlikte içinde yaÅŸadıkları kozmopolitik yapı içerisinde, en ileride olan kesim olmuÅŸtur. Ve bugün aleviler, eskisi gibi içinde yaÅŸadıkları yakın toplumlarla kültürel alış veriÅŸ içerisinde deÄŸiller sadece. Bugün, bütün dünya toplumlarıyla, az çok bir kültürel iliÅŸki söz konusudur. Ve iletiÅŸimin bu denli geliÅŸtiÄŸi bir zamanda, alevililÄŸi ilkel zamanlarda bırakmak, onun ilerici yönünü yozlaÅŸtırmak, yok etmek olur. Mevlana’nın dediÄŸi gibi: “Can dediÄŸin haberdar olmakla sabittir. Öyleyse kim daha çok haberdarsa, o daha canlıdır.” Alevi toplumu canlı olmak zorundadır. Yoksa aleviliÄŸini yitirir, bir eski zaman mezhebi olarak hatırlarda kalır. Ve sonuç olarak yazık olur.
...
Sizlere burdan konuyla ilgili olabilecek bölümleri sundum ki, mektup özel ÅŸeyleri de içeren bilgisayarda yazdığım 24 sayfadan oluÅŸan uzun bir mektuptu. Haklar, eÅŸitlikler, mutluluk, bilime saygı ve benzeri yaÅŸama dair konulardaki düÅŸüncelerimin hala arkasındayım. Ancak bu yazıyı yazmama sebep ÅŸey, yukarıda ki mektup parçasından da anlaşılan, alevilik ve islamiyet konusundaki yanlış duruÅŸum, okuduklarımın salt doÄŸru olduÄŸunu kabul ediÅŸim olmuÅŸtur. Yukarıdaki mektup parçasında birçok doÄŸrular mevcuttur, fakat durması gereken yerde durmuyorlar, yerli yerine oturtulmuÅŸ deÄŸiller. Aslında bu birÅŸeyi nasıl görmek istediÄŸimizle ilgili bir durum. Ben bugün, benim gibi sıradan vatandaÅŸları orda bırak, bu gibi niyetlerini ispat gibi sunan koca koca yazarların varlığını düÅŸündükçe, ki onlar ne olursa olsun doÄŸruyu yazmakla yükümlü olmalılar, bunların bu yazdıklarıyla bilime hakaret ettiklerini düÅŸünüyorum. Burda iki noktayı hemen açıklığa kavuÅŸturmam gerekiyor. Birincisi babama yakıştırdığım ahirete dair görüÅŸüm, ikincisi de Hz. Ali ve Hz. Muhammed’e yakıştırdıklarım.
Alevilerde bir cennet cehennem (ahiret) inancı vardır. Bu babamda da vardı elbette. Ancak aleviler rızasız hiçbir iÅŸte bulunmadıklarından, Allah’a korkuyla deÄŸil, ÅŸükran ve aÅŸkla baÄŸlı olduklarından, ne cennetin ödülüne özenmiÅŸ, ne de cehennemin ateÅŸinden korkar olmuÅŸlardır. Bu sebeple cennet ve cehennem kavramlarına önem vermemiÅŸler ve de vermezler. Çünkü hesabını burda vermiÅŸlerden sayarlar kendilerini. Bunları mektubu yazdıktan sonraki dönemde köye gittiÄŸimde babamdan duymuÅŸtum. (Lütfen dikkatli okuyunuz. Yani ben o zaman bu durumu inancın zayıflığı diye yorumlamışım. Ancak gerçeÄŸin içinde gerçek var, ben bunu o zaman düÅŸünemiyordum)
“İslam tarihi kirletilmiÅŸ, çok bulanık bir tarihtir” derdi babam. Daha Muhammed Mustafa hayattayken ona söylemediÄŸi sözler bile, belli bir çıkarı elde etmeye kalkan yapmak için, hadis diye yakıştırılabilmiÅŸ. Hz. Ali’ye yapılan hakaretlerin boyutlarını ise buraya sığdırmak mümkün bile deÄŸil. Sizlere, bugün çoÄŸu ilahiyat profesörlerinin de gerçekliÄŸini artık kabul ettiÄŸi ve açık seçik dile getirdiÄŸi basit bir örnekle açıklayayım. Ki bunlar Turhan Dursun’un yazdıklarının sebebinin de göstergesidir bana göre. Hz. Ali’nin halifeliÄŸinin bittiÄŸi döneme kadar, peygamberden rivayet edilen hadislerin sayısının beÅŸyüzle bin arası olduÄŸu bilinir. Hadi biz bonkörlük yapalım ve bunların 1500 olduÄŸunu kabul edelim. Ancak gerek Emeviler, gerekse Abbasiler dönemlerinde, Peygamber’e mal edilen hadislerin sayısı 1500000 (bir buçuk milyon)dan fazla olan bir sayıya ulaÅŸmıştır. (Dile kolay bir buçuk milyon). Yani basit bölme iÅŸlemiyle görülür ki bir buçuk milyon, bin beÅŸ yüzün, bin katıdır. Sözün kısası, Peygambere mal edilen sözlerin binde biri doÄŸru, binde dokuz yüz doksan dokuzu uydurmadır. Bunu niye yapmışlar? Bunu nasıl deÄŸerlendirmek gerekiyor? İslama dair birÅŸeyler yazmak için kalemi eline alınca bu ne ÅŸekil göz önünde buludurulmalı? Önce bunların iyice bir düÅŸünülmesi gerekir. Emeviler kendilerine müslüman demiÅŸler, ancak Hz. Ali’ye yapmadıkları küfürü, hakareti bırakmamışlar. (Daha önceki bir yazımda belirttiÄŸim Hz. Ali’nin buna karşı ki, suskun duruÅŸu için söylediÄŸi “Onların camilerinden bana küfür etmelerine cevap vermeyi kendim için düÅŸkünlük sayarım. Hem onların bana küfür etmesi, benim onlardan farkımı gösterir ki, bu ancak ve ancak beni yüceltmeye yarar.” sözünü bana ve alevilere seviyesizce küfür edenlere cevap olarak sunuyor, bundan baÅŸka da cevap vermiyorum) İşte gerek Emeviler, gerekse Abbasiler olsun, yaptıklarına bir haklılık maskesi takmak için bu uydurma hadisleri kullanmışlar, Muhammed ve Ali’nin bir olan yolunu ayrı göstermeye, ayrıştırmaya çalışmışlardır. Bunda baÅŸarılı oldukları da aÅŸikar. Turhan Dursun’un “Din Bu – Tabu Can ÇekiÅŸiyor” isimli dört ciltlik kitap serisinin bel kemiÄŸini aslında Hz. Muhammed’e atfedilen bu “hadisler” oluÅŸturuyor ki, onlara baktığında Peygamber’i malesef ÅŸehvet düÅŸkünü, bencil biri gibi görmek kaçınılmaz olabiliyor. Evet Turhan Dursun yalan söylemiyordu, ancak onun dayanak olarak kullandığı bu kaynaklar yalan. Biz de o dönem bu tür kaynakların etkisinde kalarak (zaten kendimizi ayrıştırmaya dünden razı olduÄŸumuzdan) aynı nurun iki parçası olan Ali ve Muhammed’i ayrıştırmaya çalıştık. Hz. Ali’nin hümanist tarafına saygı gösterip, onu bir militan gibi gördük ve bununla birlikte o dönemki duruÅŸunu yanlış deÄŸerlendirip, onun politik stratejiden habersiz olduÄŸunu sandık. Oysa ÅŸimdi biliyoruz ki, Åžahı Merdan o dönem dürüst bir yöneticinin yapabileceÄŸinin en iyisini yapmıştır. Ve kendisi arabın kaypaklığından “illallah” demiÅŸ, ancak istese arabın başındaki en büyük kral olabileceÄŸini ama bunu kiÅŸiliÄŸine ve inancına ters bulduÄŸunu ÅŸöyle dile getirmiÅŸtir: “Allah’a and olsun ki, isteseydim bütün Arapların sultanı ben olurdum. Ancak nefsime esir olup, yanlış yola girmekten Allah’a sığındığımdan, bunu yapmadım.” Åžimdi eÄŸer Hz. Muhammed’i doÄŸru anlamak, (bu islamı da doÄŸru anlamak demektir) istiyorsak, bakmamız gereken kaynaklar, Ehli Beyt’den rivayet edilen ancak güvenirliÄŸi saÄŸlam olan hadislerdir. Mesela Hz. Muhammed için Hz Ali diyor ki, “O, sofradan birgün karnını doyurarak kalkmamıştır. Onun çok yemek yemekten karnının ÅŸiÅŸtiÄŸi birgün görülmemiÅŸtir.” Onun nefsine ne kadar hakim bir insan olduÄŸunu isteyen alsın Nech’ül BelaÄŸa’yı açsın okusun. Ben Ebu Turab’dan rivayet edilene inanırım. Çünkü iktidar hep onu red ederken Muhammed’i kendine kalkan yapabilmek için bir buçuk milyon “hadis” uydurmuÅŸtur.
1995 yılında ben henüz 22 yaşındaydım ve hiçbir ÅŸekilde bir yazarlık payem yoktu, ÅŸimdi de hala yok ve orda inkar etmeme raÄŸmen aleviliÄŸin islamdan bağımsız olduÄŸunu savunmamışım. Ancak günümüzde yayın evi yönetenlerin, yazar olarak kitaplar basanların, tahminlerini, niyetlerini, gördükleri fotoÄŸrafı deÄŸilde, görmek istedikleri fotoÄŸrafı gerçek diye yazmalarına, bunu alevilik diye halkımıza kabul ettirmelerine karşıyım. Çünkü bu doÄŸruyu ifade etmiyor. Åžunu bile söyleseler, diyeceÄŸim ki dürüst davranmaya çalışmışlar: “Alevilik her ne kadar da bana göre islam dışı bir inançsa da, islamla olan ortak paydası inkar edilemez!” Ben son dönemlerde okuduÄŸum bu tür kitaplarda böyle bir satıra bile rastlamadım. Burda örnek veriyorum. Çokça reklamı yapıldığı ve çok önemsendiÄŸi için, baÅŸka kitaplar okumak niyetinde olmama raÄŸmen, geçenlerde aldım Ünsal Öztürk’ün “Alevilerin Büyük Sırrı-Damlanın İçindeki Gerçek” isimli kitabını okudum. Kitabın birinci kısmı, olgulara dayandırılan, aleviliÄŸin ÅŸamanizmle ilgisi olduÄŸunu iddia edenlerin savlarını çürüten bir kitap. Hatta son günlerde meÅŸhur olmuÅŸ ve benimde üç adet kitabını okuduÄŸum ErdoÄŸan Çınar’ın savlarını da duygusal yaklaşım olarak deÄŸerlendirip red eden bir duruÅŸ var. Ama sayın Öztürk’te de kendini öbürlerinin düÅŸtüÄŸü hatadan kurtar(ama)mıştır. Yunus Emre’yi bile kendine kalkan yaparken aslında Yunus’un da Ehli Beyt aÅŸkına yananlardan olduÄŸunu bir tarafa bırakmış, böyle birÅŸey yokmuÅŸ gibi yazmıştır. Bu yazı kitap deÄŸerlendirmesi yapmak için yazılmış bir yazı deÄŸildir. Ancak kısaca ÅŸöyle söyleyeyim ki, o kitapta gerek aleviliÄŸe bakışında, gerek aleviliÄŸin islamla olan iliÅŸkisini red etmek için ortaya attığı savlarda Ünsal Öztürk dürüst davranmamış, iÅŸine geldiÄŸi yerde tek taraflı kaynakları kullanıp kendi düÅŸüncesini isbata kalkışmıştır. Ben bu yazdıklarımı da ispatlarım yeri geldiÄŸinde. Ancak sonuç olarak O da, alevilerin sırrını özür dileyerek yazıyorum, kadınların bacakları arasına sıkıştırıp bırakmıştır. Alevilerin sırrının insanların üremesi olduÄŸunu, kadının cinsel organının giriÅŸinin cennet kapsı olduÄŸunu, ana rahminin de kubbei rahman olduÄŸunu vs. iddia etmektedir. Alevilikle ilgili son dönemlerde yazanların çoÄŸu müthiÅŸ bir hayal gücüne sahip, aslında sanatsal olarak bunu kullansalar çok baÅŸarılı olabilecek yazarlardır. Onlar bu fantazileriyle film senaryoları yazsalar, Holywood’da bile önemli yerlere gelebilirler. Bunu ÅŸaka niyetli olarak de yazmıyorum. Böyle düÅŸündüÄŸüm için yazıyorum.
Aralık 2009’da “EDEB” baÅŸlıklı bir yazı yazdım ve bundan rahatsız olanlar, hatta benim orda kendimin edepsizlik yaptığımı söyleyenler, bir taraftan olgun insanın edepsize bile edeple cevap vermesi gerektiÄŸini yazarken, sonradan bana küfüre varan hakaretlerle cevap yazanlar oldu. O konudaki tavrımın ne olduÄŸunu daha önce yazdım ve ne olduÄŸuna da yine yukarıda deÄŸindim. Ancak ÅŸimdi burdan herkesin kabul edeceÄŸini sandığım bir öneride bulunacağım. Eline kalemi alıp yalan söylemek edepsizlik midir? Bence evet, bir çeÅŸit edepsizliktir. (Bunu unutmayalım!)
AleviliÄŸin islamla hiçbir ilgisinin olmadığını iddia eden ve alevilikle ilgili yazan düÅŸününki on tane yazar var. Bu on tane yazarın da Anadolu kökenli olduÄŸunu ve birbirlerinin yazdıklarından, ulaÅŸtıkları kaynaklardan haberlerinin de var olduÄŸunu biliyoruz. Ancak bu on yazar da aleviliÄŸin farklı birÅŸey olduÄŸu iddiasındalar. Kimi zamanda birbirlerini çürütmektedirler. O halde, alevilik birçok ÅŸey olamayacağına göre, bu yazarlardan en fazla bir tanesi doÄŸru söylüyor olabilir. (Birisinin aleviÄŸilin islam dışı olduÄŸunu söylese de doÄŸru olduÄŸunu kabul edelim) Bu durumda geride kalan dokuz tanesi yanılmış olmaz mı? Haksız mıyım? Pekiyi! Birbirlerinden haberleri olan bunca yazarların bu kadar farklı yazmalarını yanılmakla açıklamak mümkün mü? DeÄŸil! Hadi bir tanesini de yanılmış diye ayıklayalım. Demekki geri kalan sekiz tanesi yalan söylüyor. İşte buna edebsizlik denir. Ben bunu yine söylüyorum, yalan söylemek edepsizliktir.
Biz dünümüzün de bugünümüzün de arkasındayız. Hatalarımız ve günahlarımız bize aittir. Yanlışımızı farkettiÄŸimizde ondan vaz geçeceÄŸimizden herkes emin olabilir. Hatta bunu herkese tavsiye ediyorum. Buna alevilikte özünü dara çekmek denir. Benim 90lardaki duruÅŸumun sebeplerini kendim iyi biliyorum. Ancak o dönemi yaÅŸamanın bana çok büyük katkılarının olduÄŸunu da çok iyi biliyorum. Nazım Hikmet’in(?) çok güzel bir sözü var:
YaÅŸadığım hiçbir ÅŸeyden piÅŸman deÄŸilim
Asıl kızgınlığım yaşayamadıklarıma
İnsan olarak gözümüz hep enginlerde oldu. Ancak bilgide yükseklere tırmanabildiÄŸimiz kadar tırmanmaktır maksudumuz. Buna kıymet verenlere aÅŸk olsun!

Dostlukla...
Bülent Aldede
12 Mart 2010

Yorumlar (0)add comment

Yorum yaz
daha küçük | daha büyük

security image
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy
 
renginzreklam

Sohbet

Son Mesaj: 1 ay, 2 hafta once
  • sebahattin27 : Mrb arkadaÅŸlar herkesi radyo sogucak a bekleriz
  • beko : arkadaslar hic mesaj yazmıyorsunuz eksiklerimizi veya begendiklerinizi bize yazınki hatalarmızı düzetek
  • NazımHikmet : SoÄŸucak Köyünden Dünya"ya Acılan Pencere
  • beko : arkadaslar sitemiz gene sogucaknet olacak ve radyo 09.01.2011 acılıyor tüm dostları bekliyoruz bir iki güzel eser dinlemek icin ve hoÅŸ sohbet icin bekliyoruz sizlerii tammmm geliniz bak türküde söylerim ha )))))
  • kimsesizgolg : sevgili kamil balta yaptıkların ıcın koyumuz olarak tesekkur ederızde nıye ımalı olarak 100 tl verıp aldım yazmıssın yapmıssan koyune bır yardım yapmıssın para konusunu neden acıyorsun ayipp yanii hiç hoÅŸ degill
  • Erenay : Radyo Sogucak 01 Eylül Saat 15 de tekrar yayina baslayacak. Tüm canlari bekleriz....
  • beko : bakıslı genclerden yönetmeci arıyouz yapmak istiyen varsa bize ulasın
  • kamil balta : deÄŸerli canlar soÄŸucak köyü mezarlığındaki çitiller geçen yaÄŸan kar dan dolayı yereyatmışlardı bende onlara destek vermek için 100 tl verip direk aldım ve köyde ki çitilleri destekledim ama bundan sonra da haftada bir rutin olarak sulanması gerekli bunun için desteklerinizi bekliyoruz saygı ve sevgilerimle
  • kamil balta : deÄŸerli canlar mezarlıklara yaptığınız yeÅŸillendirme den dolayı hepinize sonsuz teÅŸekkürler
  • hacikus : agac dikiminde emegi gecen herkese ben kendi adima cok cok teskur ederim umarim emekleriniz bosa gitmez

Sadece Uyeler yazabilir!

Anket

Sitemizi Nasıl Buluyorsunuz?
 

Duyurular

Stop
Play

Son Resimler

hasan dede türbesi
English French German Turkish

Radyo Dinle

radyo soÄŸucak dinle soÄŸucak facebook grubumuz

Destekleyenlerimiz

Soğucak Köyü Reklam

Ziyaret

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün1024
mod_vvisit_counterDün2913
mod_vvisit_counterBu Hafta1024
mod_vvisit_counterGeçen Hafta24600
mod_vvisit_counterBu Ay18513
mod_vvisit_counterGeçen Ay112905
mod_vvisit_counterToplam578149

Yol Tv Online İzle

Elbistan Yerel Haber