|
Çaldıran Savaşı’nı bu yazıda biraz ayrıntılarıyla vermek gerektiÄŸini düÅŸünüyorum, çünkü Çaldıran Savaşı konusunda özellikle Osmanlı kaynaklarına dayalı çarpıtmalar ve Selim’i büyük bir kahraman ve müslüman(!), Åžah İsmail’i ise savaÅŸ meydanını korkusundan terk edip kaçan biri gibi göstermeye isbat amaçlı çabalar ve bunun sonucunda buna hizmet eden kötü niyetli, geçici baÅŸarılar mevcuttur. Oysa sadece sonuç itibarıyle Osmanlı’ların bu savaşı kazanmasının dışında, anlatılanlar ve söylenenler gerçeÄŸin tam aksini yansıtmaktadır. Åžah İsmail’i çok üzen bu yenilgiyi ayrıntılarıyla anlatmadan önce, bu noktaya gelene kadar Anadolu’da meydana gelen bazı olayları anlatmanın doÄŸru olacağını düÅŸünüyorum. Bu noktaya gelene kadar karşımıza çıkan iki önemli olay var: Biri Nur Ali Halife Ayaklanması, ötekisi ise 2. Bayezit’in tahttan indirilmesi ve yerine Selim’in tahta oturtulmasıdır.
Bu iki olay birbirine paralel geliÅŸmiÅŸtir dersek, pek yanlış olmaz. Çünkü meydana gelen bu ayaklanmaya sebep, zaten bu ayaklanmadan kısa bir süre önce meydana gelen Åžah Kulu Ayaklanması’yla bilince çıkan sorunlar, bu sorunların derinleÅŸmesine katkıda bulunan, Osmanlı Sarayı çevresinde meydana gelen İktidar mücadeleleri, yandaÅŸ yada karşıt olmak gibi iki şıklı, çıkar yada zarar anlamına gelen devlet bürokrasisi ve bunun altında, inancından dolayı en çok ezilen kızılbaÅŸ halk kitleleri. Meydana gelen bu karışıklıklardan dolayı Nur Ali Halife Åžah İsmail tarafından Anadolu’ya, bu bölgede bulunan kızılbaÅŸ inancı ve Erdebil Dergahı’na baÄŸlı halkın ve derviÅŸlerin birliÄŸini saÄŸlamak amacıyla gönderilmiÅŸtir. Anadolu’ya gelen Nur Ali Halife’ye üç dörtbin kiÅŸilik bir grup atları ve aileleriyle katılmışlardı. Bunları dağıtmak amaçlı Sultan Selim’in Malatya ili Beyi olan Faik Bey üçbin atlıyla onlarla çarpışmak üzere yola çıktı ve Tokat civarında çarpıştılar. Bu çarpışmada Faik Bey yenildi ve bütün malları Nur Ali Halife’nin ordusunun eline geçti. Ancak bu arada Selim yeniçeriler tarafından tahta oturtulmuÅŸ, 2. Bayezit tahttan azledilmiÅŸ (daha sonra bunun kahrına dayanamayıp ölmüÅŸtü), 2. Bayezit’in diÄŸer oÄŸulları çeÅŸitli oyunlarla Selim tarafından alt edilmiÅŸ veya öldürülmüÅŸtür. Bunlardan özellikle Ahmet, Selim tarafından kandırılıp boÄŸdurularak öldürülmüÅŸtü. Korkut’un ölümü de boÄŸdurularak olmuÅŸtu. Sadece Murat, ki Ahmet’in oÄŸludur, kızılbaÅŸ inancına meyletmiÅŸ, sonra Nur Ali Halife ayaklanması esnasında ona katılmış, daha sonra adamlarıyla birlikte Åžah İsmail’in ordusuna katılmış, ileriki bir zamanda eceliyle ölmüÅŸtü. Bazı kaynaklarda Selim’in, Åžah İsmail’den Murat’ı istettiÄŸi, ancak bunun red edildiÄŸi belirtilmektedir. Zaten bunun aksini yapmak Åžah İsmail’in kiÅŸiliÄŸine ters düÅŸerdi.
Bu arada, burdan belirtilmesi gereken çok önemli bir nokta var: Türkiye Cumhuriyeti Devleti, her ne kadar da Osmanlı’yı yıkıp yerine demokrasiyi(!) getiren bir devlet olarak lanse edilse de, hem kurumları, hem de genleriyle Osmanlı Devleti’ne baÄŸlı bir devlettir. Bugün Türkiye’deki önemli kurumların çoÄŸu birer Osmanlı ürünüdür. Ancak bundan daha önemlisi, Türkiye’nin resmi tarihi Osmanlı övgüsüyle doludur. İşte bu övgülerin içinde en çok övülen, büyük bir devlet adamı ve deha olarak lanse edilen padiÅŸah, babasının ve kardeÅŸlerinin katili olan, bunun yanında kırkbinden fazla aleviyi katletmiÅŸ olan Selim’dir. Resmi tarih Selim’e övgüler yaÄŸdırmakta sınır tanımamaktadır. Bu yetmiyormuÅŸ gibi, Osmanlı özlemi duyan büyük bir kesim ise Selim’in kardeÅŸlerini katletmesini bile övebilecek kadar ileri götürebiliyor iÅŸi: “Bir taraftan devletin ve dinin saÄŸlamlığı için kardeÅŸlerinin çıkardığı fitnenin ortadan kaldırılması gerektiÄŸini biliyordu. Ancak ölen kardeÅŸlerinin ölümünden büyük üzüntü duyuyordu, bunun için onları sevenlere büyük yardımlar yapıyordu”, ÅŸeklinde ÅŸizofrenik cümlelerle karşılaÅŸmak hemen hemen birçok yerde mümkün. Bunları yazanlar, hele hele Selim’i, halkını adaletle yöneten bir padiÅŸah olarak lanse edenler ise, Åžah İsmail’e küfür etmekten de kendilerini alamıyorlar. Birçok yerde karşıma çıkan, ancak tarihsel hiçbir dayanağı olmayan, Åžah İsmail’in altına insan pisliÄŸi yerleÅŸtirilmiÅŸ bir hediye sandığını Selim’e göndermesi ve bu sandıktan sonra, Åžah İsmail’e bir ders vermek amacıyla altına gül kokulu lokum koyduÄŸu bir hediye sandığını Åžah’a geri gönderen Selim’in o gül kokulu lokumun altına iliÅŸtirdiÄŸi notta “Herkes yediÄŸinden ikram eder İsmail” diye yazdırdığını anlatan yazılarda bir de ÅŸu cümleye rastlayınca, bunların nasıl bir çeliÅŸkiyi kiÅŸiliklerinde barındırdıkları da ayrı bir çarpıklık delili: “Åžah İsmail, Selim tahta çıktıktan sonra, onu tebrik etmemiÅŸti ve onu kutlamaya bir elçi göndermemiÅŸti.” Bir taraftan tebrik etmemiÅŸ öbür taraftan hediye sandıkları gelip gitmiÅŸ, öyle mi? Hem de bu yazıları yazanlar öyle prestij sahibi yazarlardan sayılan güruhtan. Ama ırkçılık da sınır tanımıyor, bu da ayrı bir dert. Ben kendi adıma Selim denen caniyi sevmiyorum, binlerce lanet ediyorum! Åžah İsmail’i de çok seviyorum, bir alevi ulusu, bir seyyiddir benim için. Ancak bu yazıda kaleme aldığım hiçbir ÅŸey tarihsel kaynaklardan yoksun deÄŸildir. Olayları anlatırken, olmayan hiçbir kahramanlığı Åžah İsmail’e yakıştırmış deÄŸilim.
Selim’in Yeniçeriler tarafından tahta oturtulması ise ayrı bir konu. Bir taraftan bektaÅŸi oldukları söylenen bu yeniçerilerin kendilerine kulluk yaptıkları padiÅŸahların tamamı sünni tarikatlara baÄŸlı padiÅŸahlardı. Bugüne kadar yeniçerilerin psikolojik arka planlarının ne olduÄŸuna dair bir araÅŸtırma yapılmış mı, bilmiyorum(?) EÄŸer yapılmamışsa bunun mutlaka yapılması gerektiÄŸine inanıyorum. Çünkü bu yeniçerilerin duruÅŸu ve bektaÅŸi kimlikleri arasında çok derin bir uçurum var.
Çaldıran Savaşı’na giden yolda, Selim hazırlıklarını yaparken ve kafasındaki planları gerçekleÅŸtirmek için kendine haklı sebepler yaratmaya çalışırken, Safevi Ülkesi’nde Åžah’ı ve O’nun ocağına baÄŸlı olanları sevindiren olay gerçekleÅŸmiÅŸ; Åžah Tahmasb 22 Åžubat 1514’de doÄŸmuÅŸ, bu Safevi ülkesini sevince boÄŸmuÅŸtu.
Selim, Åžah İsmail’e bir elçi göndererek savaÅŸmak istediÄŸini, dahası katlinin vacip olduÄŸuna dair elinde fetva bulunduÄŸunu ve bunun gibi Åžah İsmail’i kendince islama davet eden (sanki kendisi müslümanmış gibi) bir tutum ve hem emredici hem de sert bir öÄŸüt verici edasında bir duruÅŸ sergilemiÅŸtir. Osmanlı kaynaklı kimi yazılarda Åžah’ın elçiyi öldürdüÄŸü ve Selim’e kendi elçisini göndererek cevap verdiÄŸi söylenmektedir. Ancak Safevi Tarihine göre, Hemedan civarında Åžah’a gelen bu Osmanlı elçisi aracılığıyla Åžah İsmail Selim’e “ne zaman nerde karşılaÅŸma olursa savaÅŸa hazırız” demiÅŸ ve ayrılması için izin vermiÅŸtir. Bu arada Selim doÄŸuya, Safevi devletine doÄŸru ilerlerken, Åžah İsmail de Diyarbekir Beyi Han Ustaclu Muhammed’e haberci gönderip askerlerini alıp gelmesini buyurmuÅŸtur. Çünkü Selim Makedonya’dan Balkanlardan ve İmparatorluÄŸun dört bir yanından askerlerini bu sefer için toplamış, bazı Osmanlı kaynaklarına göre yüzbin yada yüzkırkbin, Safevi tarihine göre ise ikiyüzbin kiÅŸiden oluÅŸan koca bir ordu ile Safevi Ülkesi’ne doÄŸru gelmekteydi. Bunun için ÅŸu noktayı iyi anlamak gerekiyor: Selim’in üzerine yürüdüÄŸünü, Åžah İsmail öÄŸrendiÄŸinde Hemedan’da bulunmaktadır, hemen Diyarbakır’a bir haberci gönderip ordaki askerleri istemektedir ve kendisi de Tebriz’e doÄŸru harekete geçmektedir. Bunu özellikle belirtmemin sebebi ÅŸudur: Kimi kitaplarda Åžah İsmail’in bu savaÅŸtan kaçtığına, bu savaşın olmaması için direndiÄŸine dair gerçekten ve gerçekçi duruÅŸtan uzak savlar var. Åžah eÄŸer bu savaÅŸtan kaçsaydı, yönünün Tebriz deÄŸil, Hemedan’ın doÄŸusuna doÄŸru olması gerekirdi. Oysa görüyoruz ki, Åžah Tebriz’e gelmiÅŸ, Tebriz’e geldiÄŸinde Selim’in ilerlemekte olduÄŸunu öÄŸrenmiÅŸ ve kendisi de Selim’e karşı gelerek nihayet Tebriz’in yaklaşık yüz yada yüzyirmi kilometre batısında kalan Çaldıran Ovası’ında karşılaÅŸmıştır. Åžah’ın bu savaÅŸa korkmadan geldiÄŸi kesindir. Hemedan’la Tebriz’in arası kısa bir mesafe deÄŸildir. Yaklaşık olarak Amasya ile Erzincan arası kadar bir mesafedir. Üstelik İran’ın coÄŸrafyası oldukça daÄŸlık ve engebelidir. Bu da, o dönemin haberleÅŸme hızı göz önüne alındığında, Åžah İsmail’in bu çarpışmaya zaman kaybetmeden geldiÄŸini, hiç de öyle iddia edildiÄŸi gibi geri durmadığını gösteriyor. Åžah İsmail bu dediklerimin doÄŸruluÄŸunu Çaldıran’da, savaÅŸtaki kahramanlığıyla da ispatlamıştır. Ancak Diyarbekir’den gelen güçlerin kendisine katılması için biraz ağır davranmış mıdır, bu konuda bir bilgimiz mevcut deÄŸildir. Osmanlı Ordusu’yla karşılaÅŸmanın gecikmesi konusunu iÅŸleyenler var, buna karşın yapılabilecek en mantıklı açıklama ÅŸudur: EÄŸer Åžah İsmail bu haberi aldığında Tebriz’de bulunsaydı, belki de bu savaÅŸ Çaldıran’da deÄŸil, daha büyük bir ihtimalle Tokat ve Erzincan arasındaki herhangi bir yerde gerçekleÅŸecekti.
Çaldıran Savaşı’nı anlatan bazı yazılarda, kaynağı belirtilmeden Åžah İsmail’in Selim’e “gel ikimiz yalnız çarpışalım, bu askerleri birbirlerine kırdırmayalım” diye bir teklifte bulunduÄŸunu, ancak bunun Selim tarafından rededildiÄŸini okumuÅŸtum. Böyle bir teklifin varlığı çok zayıf bir olasılık da olsa, bana Hz. Ali’nin Muaviye denen lanete mektup göndererek, “gel ikimiz çarpışalım, bu askerleri birbirine kırdırmayalım” diye yaptığı teklif ve bunun Muaviye laneti tarafından kabul edilmemesini hatırlattı. Çünkü gerçekten böyle bir teklif Åžah tarafından Selim’e götürülmüÅŸ olsaydı, diyebilirim ki Selim bunu kesinlikle redederdi. Bir defa kiÅŸilik olarak, ikisi arasında daÄŸlar kadar fark var. Biri Ali ise, ötekisi Muaviye’dir kesinlikle. Osmanlı’nın bir zaferi olan Çaldıran, aslında Åžah’ın Selim’le karşılaÅŸtırılamayacak kadar bilekli ve yürekli bir cengaver olduÄŸunun da ispatıdır aynı zamanda. Ayrıca bu kahramanlıkların ispatları, kendini ordan burdan ele veren Osmanlı menÅŸeili kaynaklarda da mevcuttur.
Savaşın nasıl geliÅŸtiÄŸi konusuna girmeden önce belirtmem gereken önemli bir husus daha var: Åžah İsmail’le Selim arasında o dönem yapılan yazışmalarda, kaynakların bildirdiÄŸine göre, Selim farsçayı kullanırken, Åžah İsmail türkçeyi kullanmıştır. Åžah İsmail’in arapçaya, farsçaya hakim olduÄŸunu, bu dilleri iyi bildiÄŸini biliyoruz. O dönemin azeri türkçesini ne kadar mükemmel bildiÄŸini, herbiri ayrı bir güzellikte sanat eseri, divan edebiyatının güzide örnekleri olan ÅŸiirlerinde görmek mümkün. Anadolu halk türkçesini de ne kadar iyi bildiÄŸini, hala Anadolu’daki alevi deyiÅŸlerindeki haklı yerini korumasına baktığımızda, görmek zor olmasa gerek. Sayın İbrahim ArslanoÄŸlu’nun, o nefeslerin baÅŸka Anadolu Hatayilerine ait olduÄŸu iddialarındaki çarpıklıklara bu yazının devamında deÄŸineceÄŸimden, burda konuya girmiyeceÄŸim. Ancak ÅŸimdilik kısaca ÅŸu kadarını söylemeliyim ki, kurduÄŸu devleti oluÅŸturan büyük unsurların Anadolu’da halk türkçesini konuÅŸanlar olduÄŸunu düÅŸündüÄŸümüzde görürüz ki, Åžah İsmail’in Anadolu halkının o zaman konuÅŸtuÄŸu türkçeye hakim olduÄŸu gerçeÄŸi kaçınılmazdır. Nitekim Safevi Devleti’ni oluÅŸturan en büyük unsurlar Anadolu’dan giden halk türkçesi konuÅŸan topluluklardı. Bununla birlikte bu toplulukların içinde sayısı azımsanamayacak kürt kızılbaÅŸlar da vardı. Ancak devlet içi ve devletler arası diplomaside bir resmiyeti olmadığı için yazılı kaynaklarda izi olmayan kürtçeyi biliyor olması da büyük bir ihtimal dahilindedir. Nihayetinde kürtlerin yaÅŸadığı bölgelerin büyük kısmının padiÅŸahıydı. Åžah’ın mektuplarını türkçe yazmasını, resmi ideoloji taraftarı yazarların O’nu türkçü bir hakan olarak görme ve gösterme çabalarına dayanak olarak kullanma çabalarındaki anlamsızlığı ayrıca açıklayacağım.
Åžah İsmail’in ve Selim’in orduları nihayetinde Çaldıran ovasında karşılaÅŸtı ve herbiri kendi saflarında savaÅŸ hazırlıklarına baÅŸladı. Osmanlı padiÅŸahlarının savaÅŸlarda kendilerini korumak için kullandıkları çok etkili bir korunma yöntemleri vardı. Ordunun merkezini arabalar ve zincirlerle saÄŸlamlaÅŸtırırlardı. O zincirlerle saÄŸlamlaÅŸtırılmış alanın içinden askerler tüfekler, darbzenler ve toplarla ateÅŸ ederlerdi. İşte Osmanlı PadiÅŸahları’da bu çok saÄŸlam duvarın gerisinde dururlardı. Osmanlı’nın bu yöntemini bilen Han Muhammed Ustaclu ve diÄŸer bazı Anadolu Beyleri, “Onlar daha saflarını düzenlemeden, kendilerini bu zincirlerle korumaya almadan onlara saldıralım ve onları Çaldıran Ovası’nda yok edelim” diye öneride bulunmuÅŸlardı. Ancak Åžamlu DurmuÅŸ Han bunu kabul etmemiÅŸ ve “Onlar kendilerini korumak için her türlü hazırlıklarını yapıncaya kadar bekleriz. Daha sonra savaÅŸ meydanına gider ve onların askerlerini yok ederiz” demiÅŸti. Åžah İsmail tarafından kabul gören fikir Åžamlu DurmuÅŸ Han’ın önerisi olmuÅŸtu. Bazı tarihçierin dediÄŸi gibi, Osmanlı ordusu öyle yol yorgunu olarak yakalanmış ve bu fırsat bilinerek saldırılmış bir ordu deÄŸildi. Osmanlı ordusu bu sefere çıkarken uzun süreye yayılmış bir yolculuk yaparak yorulmadan yoluna devam etmiÅŸtir. Åžah İsmail de ordusuyla uzun bir yolculuk yaparak Çaldıran’a ulaÅŸmıştır. DiÄŸer bir kısım asker önce ta Diyarbekir’den Tebriz’e gelmiÅŸtir. Dikkat edilirse Åžah İsmail, Han Muhammed Ustaclu’nun önerisini kabul etmeyi, mertlik anlayışına sığdıramamıştır. Öte taraftan ordusunun merkezinde duran ve etrafı zincirlerle, toplarla tüfeklerle ve en keskin niÅŸancı askerlerle çevrili bir padiÅŸah da olmamıştır. Çünkü Åžah İsmail, ordusunun merkezinde askerlerden ve ateÅŸli silahlardan oluÅŸturulmuÅŸ duvarların arkasında durmak orda kalsın, aksine askerlerinin en önünde durmuÅŸ, hep kendisi bizzat savaÅŸmıştır. Kaldıki, Safevi Ordusu’nda ne top ne de tüfek mevcuttu. Bu durum aslında savaşın kaderini belirleyen tek unsur olacaktı. Çünkü her seferinde bozguna uÄŸrayan Osmanlı biriklerinin yardımına toplar ve tüfekler yetiÅŸecekti. Åžah İsmail her zaman olduÄŸu gibi, Çaldıran Savaşı’nda da saflarını düzenledikten sonra, kendisi de zayıf düÅŸen taraflara yardım etmek amacıyla hazır bekleyen bir grubun başında bulunmuÅŸtur. Osmanlı Ordusu’nda MihaloÄŸlu, Sinan PaÅŸa ve MalkoçoÄŸlu Turali gibi ünlü paÅŸalar, akıncılar ve öncüler mevcuttu. Bu arada MalkoçoÄŸlu Turali ve onun gibi öncü ve akıncılarla ilgili, onların ne kadar üstün savaÅŸçılar olduklarına dair tarihe düÅŸülen notlarla ilgili bir iki açıklamayı burda zaruri görüyorum: Gerek Osmanlı gerekse Avrupa kaynaklı tarihi belgeler bu savaÅŸçıların ne kadar acımasız, ne kadar tecavüzkar ve hedefini vurmada ne kadar isabetli olduklarını bildirmektedirler. Mesela bu akıncıların, dört nala koÅŸan atların üzerinden karşılaÅŸtıkları zırhlı düÅŸman askerlerini, aralarındaki mesafe uzak da olsa, gözleri için açılan aralıktan rahatlıkla vurabildiklerini bildiren kaynakların olduÄŸunu biliyorum.
KızılbaÅŸ ordusundan Sarı Pire’nin bir grup öncü güçle düÅŸman ordusuna saldırması, onları geriletmesi ancak Osmanlı Ordusu’ndan MihaloÄŸlu’nun kendisine saldırması sonucu geri çekilmesi o anda Åžah İsmail’in o tarafa yönelmesine sebep olmuÅŸtur. İşte Åžah’ın o tarafa yönelmesi sonucu Rumlu Hasan’ın ”cesaret denizinin ejderhası” diye tanıttığı MalkoçoÄŸlu Turali, Åžah İsmal’in karşısına geçip ÅŸunları söylemiÅŸtir:
Ben savaÅŸ ve kin gününde
GöÄŸü yere çarpabilirim
Okla dikerim karıncanın gözlerini
BaÅŸka bir okla açarım kusursuz yeniden
Kızgınlıkla bakarsam düÅŸmana
Tatlı canından olur o kızgın bakışla
Süngüm yandan girer göbekten çıkar
Yalan söylemiyorum, iÅŸte savaÅŸ
Ancak bunları söyleyen MalkoçoÄŸlu Turali, belliki karşısındakinin korkusuzluÄŸundan habersiz ve belki de Åžah İsmail olduÄŸunu bile bilmiyor. Daha elini kılıcına yada öteki silahlarına götüremeden, Åžah İsmail’in büyük bir öfkeyle başına indirdiÄŸi kılıç darbesiyle başı miÄŸferiyle beraber boynuna kadar ikiye bölünüyor. MalkoçoÄŸlu gibi öncü güç olan bir üstün savaÅŸçının bu ÅŸekilde kolayca ve büyük bir çabuklukla öldürülebilmesi düÅŸman askerlerini müthiÅŸ bir korkuya salıyor ve ordularının merkezlerine doÄŸru kaçmaya baÅŸlıyorlar. Bu olaydan sonra KızılbaÅŸ Ordusu’nun saÄŸ kanadı Osmanlı Ordusu’nun sol kanadına öyle bir saldırıyor ki, Sinan PaÅŸa emrindeki Osmanlı Ordusu’nun saÄŸ kanadı Çaldıran Tepesi’ni gerisin geri kaçarak geçmek zorunda kalıyor. Öte taraftan bu yenilgilerin Selim’i korkuttuÄŸu da bir gerçek. Nitekim Sol kannatta da Han Muhammed Ustaclu’nun Osmanlı’nın saÄŸ kanadını geri püskürtmesi, ama kendisine isabet eden bir top ateÅŸi sonucu ÅŸehit olması Osmanlı’yı ancak cesaretlendirmiÅŸ ve o zaman Osmanlı’nın saÄŸ kanadı KızılbaÅŸ Ordusu’nun sol kanadını geri püskürtebilmiÅŸtir. Ve yanındaki gazilerle beraber Åžah İsmail tarafından ordularının merkezine kadar püskürtülen Osmanlı öncü güçleri tüfeklerin devreye sokulmasıyla, KızılbaÅŸları geri çekilmek zorunda bırakmıştır. Fakat bu arada Osmanlı’nın en korkusuz öncü savaÅŸçılarından birçoÄŸu, Åžah İsmail’in kılıcının darbeleriyle öldürülmüÅŸtü. KızılbaÅŸ askerleri Osmanlı’nın süvarilerini birçok kez zincirlerle birbirine baÄŸlanmış arabalara kadar kovalamışlardı. Ancak yeniçerilerin top ve tüfeklerinin darbelerine dayanamayıp geri dönmek zorunda kalmışlardı. Åžah İsmail bizzat kendisi yedi kez bu zincirlerle sarılı arabalara ulaşıp, bu zincirleri kılıç darbeleriyle kırmışsa da, tüfek ve benzeri ateÅŸli silahların saldırısına dayanamayıp geri dönmek zorunda kalmıştı. Kimbilir belki de Selim’i arkasına gizlendiÄŸi demir kafesinden çıkarıp teke tek dövüÅŸerek yok etmek çabasındaydı. Yine bu saldırıların bir tanesinde Åžah İsmail’in etrafını Osmanlı askerleri sarmıştı. Ancak korku nedir bilmeyen Åžah o zavallılara atı ve kılıcıyla saldırıp öldürdüklerinden tepeler oluÅŸturmuÅŸtu. Daha sonra savaşın ÅŸiddetinden hiç birÅŸey kaybetmediÄŸi anlardan birinde, yine Osmanlı askerleri Åžah’ın bulunduÄŸu grubun etrafını sardılar ve yine birçoÄŸu öldürülerek, birçoÄŸu da gerisin geri kaçarak püskürtüldü.
Nihayetinde sanırım, bu savaÅŸta ne kadar yiÄŸitlik gösterilse de, ne kadar düÅŸman öldürülse de bu toplara tüfeklere raÄŸmen bir zafer elde etmek olanaksız göründüÄŸünden, Åžah’ın emriyle borazan çalınıp savaÅŸ meydanının bir ÅŸekilde terk edilmesine karar verilmiÅŸtir. Bu amaçla KızılbaÅŸ ordusunun merkezine doÄŸru gelen Osmanlı Ordusunun saflarını kırarak yola devam edilmiÅŸtir. Åžah İsmail’in atı bir bataklığa saplanıp kalınca Ustaclu Hızır AÄŸa, Åžah’a kendi atını vererek yola devam edebilmesini saÄŸlamıştır.
Çaldıran Savaşı’ndaki en acıklı olaylardan birisi de AfÅŸar Sultan Ali Mirza Bey’in, ki bu kiÅŸinin Åžah İsmail’in musahibi olması olasılığı vardır, Åžah İsmail sanılarak yakalanıp Selim’e götürülmesi ve Åžah olmadığı anlaşılınca öldürülmesidir.
Bundan sonra yapılan ÅŸey, Osmanlı Ordusu’nun sol kanadını kırıp, ordunun merkezine saldırarak, çatışma alanının terk edilmesi olmuÅŸtu. Bu saldırı ve peÅŸinden gelen kaçış, haliyle Selim’i iÅŸkillendirmiÅŸ, yaÄŸmacı Osmanlı askerlerini, bunun bir savaÅŸ hilesi olabileceÄŸi konusunda uyarmıştı. Ancak gece yaklaÅŸtığında ve meydanda kızılbaÅŸlardan kimsenin kalmadığını gördüklerinde, malları ve eÅŸyaları toplamaya baÅŸlamışlardı.
SavaÅŸ’tan sonra Åžah İsmail Dergüzin’e gitmiÅŸti. Selim ise Tebriz’e gelmiÅŸti. Tebriz’de yaptığı ilk iÅŸ Hasan PadiÅŸah Camii’ne gidip namaz kılmak olmuÅŸtu. Ancak namaz kıldıktan sonra hutbe okuyan hatip sıra padiÅŸah ismine gelince “Sultan oÄŸlu Sultan Abulmuzaffer İsmail Bahadır Han” deyince Osmanlı askerleri onu öldürmek istemiÅŸlerdi. Selim “dili öyle alışmıştır” diyerek bunu engellemiÅŸti. Selim’in bunu yaparken nasıl bir psikolojiye sahip olduÄŸunu bilemiyoruz ama, benim görüÅŸüm, Selim bu davranışıyla aslında olayı hafifletmeye çalışmış, çünkü aksi bir tutum, hatibin bilinçli bir biçimde Åžah İsmail’in ismini okuduÄŸunu kabul etmiÅŸ olmak olurdu ve bu hatibin ölümü göze alarak Åžah İsmail’in padiÅŸahlığını kabul ettiÄŸini ve Selim’i padiÅŸah olarak kabul etmediÄŸini ilan etmek olurdu. Tabi burda dikkatimi çeken husus, bir sünni hatibin, o an yanında askerleriyle bulunan ve zor bir zafer kazanmış sünni bir padiÅŸah varken bile, kızılbaÅŸ olan bir padiÅŸahın ismini anması. Ben bunu dil sürçmesi olarak göremiyorum. Bana göre bu Åžah devletindeki o günün koÅŸullarında var olan adaletin bir yansımasıdır. Nitekim Selim ancak sekiz gün Tebriz’de kalabilmiÅŸ ve daha sonra geri dönmek zorunda kalmıştı. Çünkü onun Tebriz’de gördüÄŸü güzellik, halkın Safevi devletine baÄŸlılığı ve o günün koÅŸullarında Osmanlı’nın hiçbir yerinde olmayan sosyal adalet Selim’in sekiz günden fazla duramamasının asıl sebebiydi. Rumlu Hasan’ın dediÄŸi gibi “atalarının ve dedelerinin hayalinde olanaksız olan görüntüyü, kesin olarak kendi gözüyle gördü.” Bazı, Osmanlı asıllı kaynaklara dayandırılarak uydurulan, “Sultan Selim’in asıl amacı Safevi Devleti’ni tamamen ortadan kaldırmak ve bu fitneyi bitirmekti. Ancak bektaÅŸi tarikatına baÄŸlı yeniçerilerin rahatsızlığından, geri dönmek zorunda kalmıştı” ÅŸeklindeki açıklamalar tarihsel anlamda tutarsız ve dayanaksızdır. Çünkü eÄŸer o top ve tüfekleri kullanan bektaÅŸi(!) yeniçeriler olmasaydı, Osmanlı Ordusu Çaldıran bataklığında belki o güne kadar ki tarihinin en ağır bozgununu yaÅŸayacaktı. Bunu engelleyerek büyük bir baÅŸarı saÄŸlayan yeniçerilerin Tebriz’de durmaktan rahatsız olmaları akla mantığa sığabilecek bir durum deÄŸildir. Bunu söyleyenler güya kızılbaÅŸ devletine karşı bunu yapmak istemeyen bir yeniçeri portresi çizme çabasındadırlar. Ancak eldeki kaynaklara göre, bunun gerçekle bir ilgisinin olamayacağı kesindir. Bana göre Selim’in gördüÄŸü, Tebriz örneÄŸinde, padiÅŸahına oldukça baÄŸlı olan bir halk kitlesi olmuÅŸtur. Amacı yayılmacı ve yaÄŸmacı bir devleti geniÅŸletmek olan bir padiÅŸahın bunun aksini düÅŸünmesi zaten olanaksız. Selim kürtlerin daha çok egemen olduÄŸu doÄŸuda İdrisi Bitlisi özelinde kürtlerin desteÄŸini alabildiÄŸi için, o dönem kürt bölgeleri Osmanlı’nın yönetimine geçebilmiÅŸtir. EÄŸer Selim bu desteÄŸi o zaman diÄŸer alevi olan halk kitlelerinin çoÄŸunlukta olduÄŸu Tebriz’de görseydi, fırsat bu fırsat deyip oraları da Osmanlı’ya katardı, ki zaten amacı buydu. Bana göre Selim’in bunu elde edememekteki en büyük sorunu padiÅŸahları Åžah İsmail’e sonuna kadar baÄŸlı olan bir halk kitlesi olmuÅŸtur. Bunun içindirki, Tebriz’de ancak sekiz gün durabilmiÅŸ, sonra içine korku düÅŸerek geri dönmüÅŸ ve Amasya’da kışlamıştır. Kaldı ki Selim, Çaldıran’da ateÅŸli silahların yardımıyla zar zor elde ettiÄŸi bu zaferin, eÄŸer bu iÅŸi ilerletirse kendisine daha uzun bir süre yar olamayacağını, eldeki cephane bittiÄŸinde kızılbaÅŸlar tarafından yok edileceÄŸini bilmiyor olamazdı.
Bu yenilgi Åžah İsmail’e çok ağır gelmiÅŸtir. Çünkü her zaman girdiÄŸi savaÅŸlarda sayıca ve teknik olarak kendisinden üstün olan ordularla çarpışmış, her seferinde zaferle geri dönmüÅŸ, Çaldıran Savaşı’nda da sayıca en az kendisinden iki misli fazla olan Osmanlı Ordusu’na ağır insan kayıpları verdirmiÅŸ, ama yine de bu yetememiÅŸ, çünkü Safevi Ordusu’nun savaÅŸ geleneÄŸinde olmayan, Osmanlı’nın kalabalık tüfekleri, hareketli topları, havan topları vb. ateÅŸli silahlarına dayanmak mümkün olmamış, sonuç itibariyle savaÅŸ meydanını terk etmekten baÅŸka çare kalmamıştır. Çünkü orda savaÅŸmaya devam etmek Åžah için canını seve seve veren kızılbaÅŸ askerlerini ateÅŸli silahlara açık hedef haline getirmekten baÅŸka bir iÅŸe yaramayacaktı. Belki de “delikli demir icad oldu, mertlik bozuldu” sözü Çaldıran Savaşı’ndan sonra söylenmiÅŸ bir sözdür. Çünkü görüyoruzki, bu savaÅŸtan yaklaşık doksan yıl sonra meydana gelen Osmanlı-Safevi savaşında Safevilerin kızılbaÅŸ Ordusu Osmanlı Ordusu’nu kötü bir biçimde bozguna uÄŸratmıştır.
Çaldıran Savaşı’na kadar girdiÄŸi hiçbir savaÅŸta yenilmemiÅŸ olan Åžah, bu savaÅŸtan sonra hiçbir savaÅŸa katılmamıştır. BoÅŸ zamanlarını daha çok av partilerinde geçirmiÅŸtir. Yırtıcı hayvan avlamak onun en büyük merakıydı. Ancak Åžah, bir yol insanıydı ve devletinin de temellerini bu yol ve yola baÄŸlı olanlar oluÅŸturuyordu.
Bu yenilgi, bunun dışında hiçbir ÅŸey deÄŸiÅŸtirmemiÅŸtir. Safevi Devleti o dönem kaybettiÄŸi DoÄŸu Anadolu’yu ileriki tarihlerde kısmen de olsa almıştır ve güçlenerek varlığını sürdürmüÅŸtür. Nitekim Åžah Abbas Dönemi Safevilerin altın dönemi olarak kabul edilir.
Önemli baÅŸka bir ayrıntı ise Selim’e mal edilen (bu yazının sonuna eklenen) o ÅŸaibeli resim konusudur. Selim’in, tarihsel olarak kalan hiçbir resmi buna benzememektedir. Sayın Mehmet Bayrak ve diÄŸer bazı yazarlar bu resimdeki kiÅŸinin Åžah İsmail olduÄŸunu, bunun bir çeÅŸit resmi ideolojinin oyunu olarak Selim diye sunulduÄŸunu söylemektedirler. Osmanlı özlemiyle tutuÅŸan bazı kesimlerde de bu resimdekinin Selim olamayacağına, Selim’in kulağına mengüÅŸ takmadığına ve sade giyindiÄŸine, aksine bu kiÅŸinin Åžah İsmail olduÄŸuna dair yazılar okumuÅŸtum. DoÄŸrusu Selim’i gösteren tarihi diÄŸer resimlerinin hepsi birbirine benzerken, buna karşın hiçbiri buna benzememekte ve sol kulağında da burda olduÄŸu gibi bir mengüÅŸ bulunmamaktadır. Bu resim’in Åžah İsmail’e ait olup olmadığı konusunda birÅŸey diyemem, (çünkü Åžah’ın kulağında mengüÅŸ olan baÅŸka bir resmini görmedim) ama Selim’e ait olmadığı kesin gibi görünüyor.
Nihayetinde iki padiÅŸah için karşılaÅŸtırma amaçlı söylenecek en doÄŸru söz ÅŸudur: İkisi karşılaÅŸtırılamayacak kadar zıt kiÅŸiliklerdi. Selim için denir ki, O, Osmanlı’nın neredeyse boÅŸ olan hazinesini, aÄŸzına kadar doldurmuÅŸ, hatta kendi adına bir mühürle bu hazineleri kilitlemiÅŸ, Osmanlı’nın 2 küsür milyon km kare olan topraklarını 6 milyon km karenin üzerine çıkarmış çoook büyük(!) bir devlet adamıdır. Oysa Selim’in döneminde halk fakirlikten ve açlıktan kan aÄŸlamıştır. Çünkü Selim açıktır ki üretimi arttıran bir geliÅŸme saÄŸlamamıştır. Üretim arttırılmadan bir zenginlik saÄŸlanıyorsa, buna daha fazla soymak, daha fazla sömürmek denir. Peki ne yapmıştır? Kısaca, hemen iki kelimeyle söylemek gerekirse ÅŸunu yapmıştır: Almıştır ama vermemiÅŸtir! Oysa Åžah İsmail’in bu açıdan bakıldığında durumunun ve bir padiÅŸah olarak halka karşı idare anlayışının ne olduÄŸunu göstermesi açısından söylenenler ÅŸunlardır: “Onun gözünde tam ayarlı altınla deÄŸersiz bir taÅŸ arasında fark yoktu. İradesinin yüceliÄŸinden deniz ve madenden elde ettikleri O’nun bir günlük bahÅŸiÅŸini bile karşılayamazdı.” Öyle görünüyor ki, Åžah İsmail sadece bir yol ulusu olarak deÄŸil, o dönemin idarecilik anlayışı göz önünde tutulduÄŸunda, idaresindeki adaletli uygulamayla da halkın kendisini sevdiÄŸi ve düzenini halkı soymak üzerine kurmamış olan bir padiÅŸahdır. Dönemin sünni hatibinin Selim’in yanında bile hutbede padiÅŸah ismi anılırken, Åžah İsmail’in adını söylemesinin bir anlamı olsa gerektir.
Ancak Åžah İsmail kızılbaÅŸ olarak da adlandırılan alevilerin büyük çoÄŸunluÄŸu için bir padiÅŸahtan çok daha öte, çok daha deÄŸerli ve yüce bir yol ulusu ve yol ereniydi. O’nu günümüze taşıyan en önemli sebep iÅŸte bu yönüdür.
 |