|
Åžah İsmail Safevi (Hatayi) ile ilgili bir yazı yazacağımı aslında AÄŸustos 2008’de yazdığım “Alevilik Nasıl
Baltalanıyor?” isimli yazımda bildirmiÅŸ, fakat bu arada Åžah Hatayi ile ilgili ÅŸaibeler içeren bir kitaptan bahsedildiÄŸini
öÄŸrenmiÅŸtim, bu yüzden bu kitabı okuyuncaya kadar, yazmamaya, bu kitabı elde edip okuduktan sonra yazmaya karar
verdim. Bir süre önce ısmarladığım bu kitap elime geçti, okudum ve gördüm ki aslında onu okumadan da yazsaydım içerik
yine aşağıdaki gibi olurdu:
Åžah İsmail tarihte eÅŸi ender görülebilecek kiÅŸiliklerden birisidir. Sıra dışı bir
çocukluk, sıra dışı bir gençlik (oysa onun gençlik dönemi bugünün çocukluk
dönemidir) yaÅŸamış, müthiÅŸ bir karizmaya sahip olduÄŸu o dönemde onunla
konuÅŸanların anılarında açıkça belirtilmiÅŸ ve cesareti, gücü, bilgisi herkesi
etkilemiÅŸ bir kiÅŸiliktir.
Bu konuya önce Safevilerin geçmiÅŸine kısa bir göz atmakla giriÅŸ yapmak
daha doÄŸru olacaktır. Safevi tarihiyle ilgili yazanların herÅŸeyden önce, onların
belli bir tarihten önce sünni olduklarını, birçoÄŸu onların aslen kürt kökenli
olduklarını, diÄŸer, daha çok resmi ideolojiden yana konuÅŸan büyük bir kesimin
türk kökenli olduklarını söyledikleri deÄŸiÅŸik kaynaklarda mevcuttur. Ancak bana
göre (bu benim inancımdır) onlar seyiddirler. Her ne kadar Firuz Åžah Sincar’lı bir
kürt yada türkmen olarak deÄŸiÅŸik kaynaklarda anlatılsa da, yaÅŸamları, yaptıkları,
hizmetleri ve duruşları, yine sonradan kendilerine kızılbaş denen insanların
baÄŸlılıkları da gösteriyor ki, onlar seyiddirler. Bazı kaynaklarda geçen belli bir
tarihten önceki sünniliklerine gelince, bu da bir cümleyle bir doÄŸruymuÅŸ gibi
yazılır ve hiçbir kaynaÄŸa delilleriyle dayandırılmaz. Kaldı ki, öyle olsa bile, bu
onların YOLa kattıklarına ve hizmetlerine bakıldığında, zerre kadar bir eksiklik de
getirmez. Konuyu uzatmamak için Åžeyh Safi’ye (Safiyüddin) kadarki geliÅŸe pek
deÄŸinmeyeceÄŸim, çünkü hemen hemen her kitapta bunlarla ilgili kısımları bulmak
mümkün. Kaldı ki bu yazının amacı kaynaklarda sunulan donuk tarihi, bütün
donukluğuyla burdan tekrar etmek değildir. Bu yazının amacı, bir anlamda Şah
Hatayi’yi doÄŸru anlamak için biraz eleÅŸtirel bir yaklaşımla doÄŸruyu ön plana
çıkaran bir anlatım sunmaktır. Bilgimiz yettiÄŸince, dilimiz döndüÄŸünce...
Åžeyh Safi (yada Åžeyh Safiyüddin) döneminde Erdebil Tekke’sinin ününün
iyice arttığını ve Åžeyh Safi’nin ününün büyük bir alana yayıldığını görüyoruz.
Zaten ileride Hatayi’nin kurduÄŸu devletin ismini Safevi koymasının bir anlamı olsa
gerek. Åžeyh Safi Cengiz OÄŸulları’nın bile saygı duyduÄŸu, sözünden dışarı
çıkmadığı söylenen bir ÅŸahsiyet! Bir defa bu bile tek başına çok önemli bir nokta!
AÄŸzından kazara çıkan bir sözün bile mutlaka yerine getirilmesinde kararlı olup,
bundan kesinlikle dönmeyen padiÅŸahlar bile saygı duyuyor. Öylesi bir zamanda,
böylesi bir etkiye ve yetkiye sahip olmak için, büyük bir baÄŸlılık gerekiyor ki,
bunun için de baÄŸlanılan kiÅŸide var olması gereken çok önemli bir kutsiyet ve
bilgi birikimi gerektiriyor. Tarih yazanlar işin bu kısmına pek değinmemişlerdir.
Mesela yine O’nun döneminde küçük Asya’dan sadece bir yoldan, üç ay kadar
kısa bir zaman zarfında 13000 kiÅŸinin ziyaretine geldiÄŸi söylenir. Åžeyh Safi
döneminde Erdebil, onun bu etkisinden dolayı, zulümden kaçanlar için bir garanti,
bir sığınak oldu diye geçer bazı kaynaklarda. Bu etki daha sonra O’nun yerine
geçen oÄŸlu Åžeyh Sadreddin Musa zamanında da (1334-1392/3) devam etmekle
kalmayıp, Safeviler’in etki alanı daha da geniÅŸledi. Onun oÄŸlu Åžeyh Hoca Ali
(Alaaddin Ali) döneminde ise Tekke’nin ünü iyiden iyiye yayılmıştı. Timur
Anadolu’dan dönerken yanında götürdüÄŸü, sayısının 30000 civarı olduÄŸu
söylenen esirler O’nun isteÄŸi üzerine orada serbest bırakılmış, bu insanlar da
Tekke’ye candan baÄŸlanmış çoÄŸu geri dönmek yerine orada kalmayı tercih
etmiÅŸtir. Erdebil ve yöresi yine Timur’un emriyle bir tür dokunulmazlık ve
vergiden muaflık kazanmıştır. Bazı tarihçilerin, O’nun zamanına kadar Safevi
tekkesi ÅŸeyhlerinin hep sünni olduÄŸu, onun zamanında ÅŸiiliÄŸe doÄŸru meyletmeye
baÅŸlanmış olduÄŸu iddiası tutarsız gibi görünen bir iddiadır. Çünkü sünni kökenli
bir yapılanma şekline sahip olmayan bu tekke, ilerde Şah İsmail tarafından
kurulan kızılbaş bir devlette de Safevi ismi yerine Hoca Ali ismini almalıydı bu
durumda! Oysa kızılbaÅŸ bir yapıya sahip (burası önemli: ÅŸii deÄŸil, kızılbaÅŸ) devlet
kuran Åžah İsmail neden Åžeyh Safi’nin torunu olmakla övünebilmiÅŸ, önce bu
noktayı bir düÅŸünmek gerekmez mi? Neden o zaman kızılbaÅŸlığı getiren Hoca Ali
dururken, daha gerilerdeki, sünni olduÄŸu iddia edilen Åžeyh Safi ismiyle övünmüÅŸ,
bunu düÅŸündüÄŸümüzde görürüz ki, aslında bu sünni yakıştırması da, alevi
zümreleri bir ulu deÄŸerinden daha uzaklaÅŸtırma çabasına benziyor. İslam
aleminde ÅŸeyhliÄŸin babadan oÄŸula geçmediÄŸini (aslında kastedilen sünniliktir),
ancak Åžeyh Safi’den sonra bunun Erdebil Tekkesi’nde deÄŸiÅŸtirilip, ÅŸeyhliÄŸin
babadan oÄŸula geçen bir hale getirildiÄŸini de iddia ediyorlar. Oysa burdaki Åžeyh’in
sünnilikle, ve yine bu ÅŸeyhliÄŸin de sünnilikteki ÅŸeyhlikle bir ilgisi olmadığını
deÄŸerlendirip, öyle söylemek gerekir. Buna dayanıp, Safevi ailesinin saltanat
özentisi olduÄŸu iddialarına dayanak edilmeye çalışılmıştır ki, bunlar daha çok
Safevileri cani gibi göstermeye çalışan AşıkpaÅŸazade ve Hoca Saadettin
tarihlerinden kaynaklı yakıştırmalardır, gerçeÄŸi yansıtabilme yeteneÄŸinden
oldukça uzaktırlar.
Ali’den sonra yerine oÄŸlu İbrahim Tekke’nin başına geçti ve 18 yıl hizmet
verdi. 1447’de İbrahim Hak’ka yürüyünce, yerine oÄŸlu Cüneyd geçti ve O’nun
döneminde Tekke’ye baÄŸlı kızılbaÅŸların etkisi ve sayısı iyiden iyiye artınca ve
kendisiyle muhalif olan amcasına Karakoyunlu’lar destek çıkınca Erdebil’den
çıkmak zorunda kaldı. GeldiÄŸi Sivas ÅŸehrinde Osmanlı PadiÅŸahı’ndan ikamet izni
istedi ve AşıkpaÅŸazade tarihine göre, PadiÅŸah, Cüneyd’in niyetini bildiÄŸi(!) için
“Bir tahtta iki PadiÅŸah olmaz!” diyerek geri çevirdi. Oysa bu Cüneyd’i inancından
sıyırıp, O’nu iktidar delisi biri gibi göstermeye çalışan bir yanlı söz, bir küfürdür.
Fakat dikkat edilirse Anadolu’nun dörtbir yanında O’na baÄŸlı o kadar çok kızılbaÅŸ
varken, istenen bu iznin sebebi ve öte taraftan Sultan Murat’ın (2. Murat) kendi
açısından neden buna izin vermek istemediÄŸi daha doÄŸru anlaşılabilir. Kaldı ki
AşıkpaÅŸazade tarihi Cüneyd’in inanç kimliÄŸi açısından istemeden bize önemli
bilgiler sunmaktadır: Sivas’tan ayrılan Cüneyd, KaramanoÄŸlu İbrahim Bey’e
sığındı. Şimdilik kaydıyla, Şeyh Sadrettin Konevi zaviyesine misafir edildi.
Zaviyenin ÅŸeyhi Abdüllatif Makdisi ile sık sık sohbet ediyordu. İşte bu sohbetlerin
birinde ihtiyatsız davranıp konuyu tartışma zeminine sürükledi: “Kendi mezhep ve
kanaatini müdafaya baÅŸlamış ve münakaÅŸada maÄŸlup olduÄŸunu gören Cüneyd, Kuran’ı tezyif eder bir tarzda,
tecavüzkar bir lisan kullanmış ve baÅŸta Hz. Ali olmak üzere, ehlibeytin medhini ihtiva eden ayetlerin
Kuran’dan kasten çıkarılmış, onların sonradan uydurulmuÅŸ Kuran’ın içine konulmuÅŸ olduÄŸunu söylemesi
üzerine ...” (Åžah İsmail Hatayi ve Anadolu Hatayileri, İbrahim ArslanoÄŸlu, Der Yayınları İstanbul 1992, Sayfa 6, ISBN 975-353-013-7). ... Buradan da
görüldüÄŸü gibi Cüneyd bir kızılbaÅŸtır ve alevilerin savundukları gerçekleri
savunmaktadır; Aşıkpaşazade istemeden de olsa bunu bildirmektedir. Daha
Sonra Akkoyunlu Uzun Hasan’ın kızkardeÅŸi Hatice Begüm’le evlendi ve sonrasında
Uzun Hasan’ın desteÄŸiyle yeniden Erdebil’e dönebildi. Sonrasında ise, 1460
yılında girdiÄŸi bir savaÅŸta aldığı bir yara sonucu Hak’ka yürüdü. Onun yerine oÄŸlu
Haydar geçti, Haydar aynı zamanda Uzun Hasan’ın yeÄŸeniydi ve sonra kızı
AlemÅŸah’la (Halime Begüm) evlenerek damadı da oldu. Bu evlilikten üç oÄŸlu
dünyaya geldi: Ali Sultan, İsmail ve İbrahim.
İsmail, Åžeyh Haydar’ın ortanca oÄŸlu olarak miladi 17 Temmuz 1487
tarihinde dünyaya geldi. Babası onun doÄŸumundan yaklaşık bir yıl sonra Temmuz
1488’de Ferruhyesar ve ona yardım eden Akkoyunlu Yakup Bey’in ordularıyla
savaşırken, atından düÅŸüp boynunu kırması ve akabinde düÅŸmanları tarafından
öldürülmesi sonucu ÅŸehit düÅŸmüÅŸ, başı kesilip Yakup Bey’e götürülmüÅŸ, Yakup’un
emriyle Tebriz sokaklarında teÅŸhir amaçlı dolaÅŸtırılmış ve bu durum
gerçekleÅŸtirilirken AÄŸustos ayının ortalarına gelinmiÅŸti. Bunları yapan Sultan
Yakup, Åžeyh Haydar’ın kayını ve çocuklarının dayısıdır. Bunları okuyucunun
unutmaması gerekir. Çünkü ilerde bunlarla savaÅŸan Åžah İsmail’i cani gibi
gösteren bazı yazılara kanmamak için bunları hatırda tutmak gerek! Åžeyh
Haydar’ın baÅŸsız cesedi ise kızılbaÅŸlar tarafından yıkanıp, Teberistan’da Dehkent
denen diyarın Elfendyar köyünde topraÄŸa verildi. (Bu durumdan 22 yıl sonra
Åžirvan’a saldıran Åžah İsmail babasının mezarını açtırdı ve Erdebil’e taşıyıp
görkemli bir törenle topraÄŸa verdi.) Daha sonra Sultan Yakup kız kardeÅŸi Halime
Begüm’ü ve O’nun çocuklarını, o çaÄŸda saÄŸlamlığıyla ünlü İstahr Kalesi’ne
kapattı. 1493 yılında Sultan Yakup’un ölmesinin ardından, Akkoyunlular arasında
baÅŸ gösteren taht kavgalarının sonucu gücünü gösteren Rüstem Bey’in izniyle
serbest kalabildiler. Aslında Rüstem Bey bunu fırsat bilip, kızılbaÅŸların desteÄŸini
almak amaçlı onları serbest bırakmıştı. Ancak bir yıl sonra kızılbaÅŸların Sultan
Ali’ye olan baÄŸlılığından ve etrafında kenetlenmesinden korkan, bunu kendi
iktidarı için bir tehlike olarak gören Rüstem Bey, O’nu öldürmek için planlar
yapmaya baÅŸladı. Bunu anlayan Sultan Ali, tacı kendi başından çıkarıp, o zaman
henüz 6 yaşında olan İsmail’in başına koydu ve kendisini öldürmeye kararlı olan
Rüstem Bey ve O’nun baÅŸ kumandanı İbe Sultan’a karşı mertçe ve büyük bir
cesaretle savaÅŸarak sonunda ÅŸehit edildi. Sonrasında büyük oÄŸlu Sultan Ali’nin
cesedini annesi AlemÅŸah Begüm dergaha getirdi ve bu arada düÅŸmanın eline hem
kendisi düÅŸmekten korkuyor, hem de diÄŸer çocuklarını korumak adına büyük bir
tedirginlik yaşıyordu. Bunda da haksız sayılmazdı, çünkü Rüstem Bey İsmail ve
kardeÅŸinin öldürülmesi için devamlı ferman gönderiyordu. Ancak bu ocaÄŸa ve
dergaha baÄŸlı olan insanlar özellikle İsmail’i canları pahasına saklıyor, yeri
geldiÄŸinde diyardan diyara kaçırıyorlardı.
O zamandan sonra Åžah İsmail 1499 yılına kadar Gilan’da kaldı. Bu süre
Åžah İsmail’in büyük bir eÄŸitim süreci haline geldi. Döneminin büyük
eÄŸitmenlerinden Kuran ve diÄŸer dini bilgiler, arapça ve farsça gibi diller de dahil
olmak üzere, oldukça yoÄŸun bir eÄŸitimden geçmiÅŸ, yaşıtları daha çocukluklarını
yaşarken, Şah İsmail insan-ı kamil olma yolunda sıra dışı bir eğitim almış, sıra
dışı bir birikime sahip olmuÅŸ ve o dönemde bile herkese bilgi verebilen, arifler
meclisinde muhabbetinden diğer yaşını başını almış ariflerin bile gıda aldığı bir
mürÅŸit haline gelmiÅŸtir. 1499 yılında Åžah İsmail henüz 12 yaşında bir çocuktu
oysa!
Bu çocuk, çocukluÄŸunu çoktan aÅŸmış, kızılbaÅŸların saygı ve baÄŸlılık
duyduÄŸu bir ocağın başındaki kutsal bir zat olarak deÄŸer görmüÅŸ bir kiÅŸilik olarak
ilerde Anadolu’dan ta uzak Asya’ya kadar tüm dengeleri alt üst edecek bir kızılbaÅŸ
devletinin kurucusu ve kızılbaşların padişahı olacaktı.
Yazı 6 Bölümlüktür Devamı Yayınlanacaktır.
Bülent ALDEDE
 |