özelestiri
Bülent Aldede
Yazarlar - Bülent Aldede
Bülent Aldede tarafından yazıldı.   
Cuma, 19 Mart 2010 15:50

Özeleştiri
Özeleştiri insana çok şey katabilen bir yöntemdir. Ancak bunu başarabilen insanların sayısı çok azdır. Kimi zaten bundan tamamıyle uzak durur, hiç yanından bile geçmez; kimiyse lafını çok edip uygulamasını yapmaz. Birçok açılardan önemli değerlere sahip olan birçok insanın özeleştiri konusunda sınıfta kaldığını da gördüm. Benim bu anlamda sicilim ne kadar temiz, bunu bilemiyorum, çünkü buna ben kendim karar veremem, ancak aşağı da bu konudaki yürüyüşümden bahsedip, en azından dünümüzü de yazılarımızı paylaşan ve bilmeyen dostlarımızın bilmesi gerektiğini düşünüyorum.

 

1988 Yılında İstanbul’da lise 1. sınıfa giderken, orda yakın bir akrabamızdan ilk defa insanların, hayvanların, doğanın ve evrenin yaratılmamış olduğunu, bunların kompleks, tepkimelerin, patlamaların, seleksyonların v.b. fiziksel, kimyasal ve biyolojik değişimlerin sonucunda oluştuğunu ve bütün bunların doğal sonucu bir yaradanın olamayacağını, yani kısacası “Allah yoktur” diye özetleyebileceğimiz sözler duymuştum ve bu bende depremler yaratmıştı diyebilirim. Çünkü o güne kadar ne babamdan, ne annemden, ne başka bir yakınımdan böyle bir şüphe, böyle bir söz duymamış, bunun söylenebileceğini aklıma bile getirmemiştim. Evet, çocukken “komünist, sosyalist” gibi sözler duyardık, ancak onlar devrimcileri anlatan birer kavramdı, akıllı insanların kendi ararlarında konuştukları şeylerdi ve biz çocuklarsa, açıkçası bunun kimi zaman Allah’a inanmamakla eş anlamlı tutulabileceğini de bilmiyorduk. O sözleri duyduktan sonra ben akrabamın peşini bırakmadım, ona sürekli sorular sordum, aklım ve bilgim yettiğince sorularımı detaylandırıyor, değerlendirmemi de ona göre yapıyordum. Ancak kafamda sürekli var olan bir de önyargı vardı ki, o da şuydu: “Okumuş, bilgili, devrimci bir insan boşuna böyle şeyler söylemez, eğer söylüyorsa mutlaka doğru bir tarafı da vardır.” Tabiki bu akrabam yalnız değildi. Ondan sonra böyle düşünen diğer akrabalarla ve yakın çevreden insanlarla da tanıştım, onların da görüşleri bu yönlüydü ve bende de bu yöne bir ilgi oluşmuş, sürekli bu yönlü kitaplar istiyordum onlardan, ancak bir türlü alamıyordum o kitapları. Çünkü benim için o türden kitaplar okumak için erken olduğunu söylüyorlardı, hatta bir akrabam o dönem okumaya daha iyi alışabilmem için “Şampiyon” isimli, doğal haliyle de çok güçlü olan birisinin, boksör oluşunu ve daha sonraki zamanlarda boks dünyasının içindeki oyunları tezgahları anlatan yüz sayfa civarında bir kitap vermişti. Sonra baktım bu istediğim kitapları onlardan almak çok zor, kendim elime para geçtikçe, kitaplar satın alıp, kendimi geliştirmeye çalışıyordum. Ancak itiraf etmeliyim ki, o dönem aldığım kitapalarda seçici olamıyordum, çünkü seçici olabilecek temelden yoksundum. Ama genellikle konusu politik olan kitaplar tercih ettiğim için, hata yapma olasılığı fazla büyük olmuyordu. Hatta birgün bir yakın komşunun evinde eski baskı Yılmaz Güney’in “Soba Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz” isimli şimdi bildiğimiz kitap kalıbına göre oldukça ensiz, birazcıkta uzun kitabını görmüş, hemen alıp karıştırmaya başlamıştım. Bunu gören komşu, “Ben eskiden okuyordum bu tür şeyleri ama atacaktım o kitabi, istiyorsan sana vereyim” demişti ve ben sevinerek almıştım o kitabı. Ancak kitabın yasak olduğunu ve kimsenin görmemesi gerektiğini de söylemişti, bana kitabı verdikten sonra. O romanı okuduğumda birçok ilklerle tanışmış da oldum. Mesela yaşamın ne kadar kirli, acımasız, adaletsiz ve ahlaksız olabileceğini o kitapla öğrenmiştim. Ya da ilk defa bu kitapta kürt
kelimesini yazılı basından okumuştum. Kırkısrak’lı bir ailenin dramını da içeriyordu ve baba oğluna kürtçe öğütte bulunuyordu, yanlış işlerden elini eteğini çeksin diye.
Daha sonra liseye iki sene ara vermek zorunda kalmış, bunun bir senesini köyde geçirmiştim. Evimize gelen gidenler çok oluyordu, sürekli bir sohbet ortamı da mevcuttu. Babamın sohbetinden haz almayan bir insan hatırlamıyorum. Gerek solcular olsun, gerek evmize işi düşen sünni kökenli insanlar olsun, gerekse başka başka inançlardan, kültürlerden ve mesleklerden insanlar olsun babamla konuşmaktan zevk almayan yoktu. Hele bazı durumlarda konuya tam uyan müthiş bir espiri yada fıkrayla konuyu saatlerce anlatmakla açıklanamayacak kadar açık seçik ortaya koyardı. Oysa ben o dönem babamın bu konudaki başarısını doğuştan bir yetenek sanıyordum, onun babamın birikimiyle, irfanıyla, görgüsüyle ilgisi olduğunu aklıma bile getiremiyordum. Babam Allah’ı ret eden solculara pek birşey demezdi. Ben bunu iki türlü yorumluyordum kendimce. Birincisi, sanıyordum ki, babam onlara karşı yeterince bilgili olmadığından onlara cevap veremiyeceğinden birşey demiyor, ikincisi de, babamın da içinde bu konu da şüpheler olabileceğini sanıyordum. İkisinden biridir diye düşünüyordum. Ancak müthiş yanıldığımı yıllar sonra görecektim.
Bu süreç içerisinde ben de, yıl 1990’a ulaştığında kendimi sosyalist sanmıştım. (Oysa şimdi geri dönüp baktığımda ben o zamanlar sosyalizmin “s”ini bile bilmiyormuşum.) Ancak o dönemler içime şüphe düşmüş de olsa Allah’a inanıyordum. Daha sonraları zaten marksist felsefeyi içeren, devrimcilerin yaşamlarını anlatan kitaplar okumak en büyük zevklerimden biriydi. Erdal Öz’ün “Gülünün Solduğu Akşam”ını gözümde yaşlar yüreğimde biriken bir kinle okumuştum, ki o yaşlar da o kin de hala durur bende. Daha sonra bu kin bende katlayarak artmıştı, “Ser Verip Sır Vermeyen Komünist Önder – İbrahim Kaypakkaya”yı okuduğumda. Daha sonrası Hasan Kıyafet’in “Komünist İmam” tipine benzeyen rahmetli Turhan Dursun’un “Din Bu” serisi, “Kulleteyn” vb. Diğer kitaplar. Allah’a inanmadığımı söylediğim dönem daha çok 1994-1998 arasıdır diyebilirim. Ama burada konumuz bu değildir. Ben burda kişilerin Allah’a inanıp inanmamalarından bahsetmek istemiyorum. Çünkü bu kişilerin kişisel kararlarıdır. Benim burda bahsetmek istediğim daha çok kişisel gelişime katkısı olan okumak, okuduğunu değerlendirebilmek, inandığından sıyrılıp görmek istediği değil de..., var olan gerçeği kavrayabilmektir. Bu açıdan kendi adıma da bir özeleştiri sunmak, bunu birazda tavsiye etmektir. Ancak tavsiye ettiğimiz şey illede böyle yazmak değil, bunu yaşama katmaktır.
Daha sonra Ankara’da geçen iki yıllık lise iki ve üçüncü sınıf dönemi başladı benim için ki, o dönem de sosyal yaşamıma oldukça fazla katkısı olan bir dönemdir. Mesela bağlama çalmaya 8 Mart 1991 Cuma günü saat 15:30 civarında Ankara’da Elbistanlı bir ailenin çocuklarıyla tanıştıktan ve onların bağlama çalarken Ahmet Kaya’nın çok sevdiğim bir eseri olan “Hani Benim Gençliğim” isimli eserini çalmalarından etkilendikten ve bana da öğretmelerini rica etmemden ve onların da kabul etmesinden sonra başladım. Sonra orda liseli gençlik dergisi “Genç Umut”un oluşturulması ve yayınlanmasında da katkım oldu.
90lı yıllarda da birçok kitaplar okudum. O dönem kitap okumak bana göre farklı birşeydi. Mesela kimi zaman sırf okumuş olmak için kitaplar okuduğumu, kitabı okuyup
kaldırdıktan sonra fark edip, yeniden o kitabı okuduğumu biliyorum. Ama her nasıl olursa olsun şu kesinlikle vardı. Kendisinde azçok solcu kimlik olan bir yazarın yazdıklarını doğru kabul edip, sorgulamadan kendimize kattığımızı, bu yazarların birçoğunun tahmin yada niyetlerini ispatlanmış gerçeklermiş gibi kitaplarında yazdıklarını ve bizim de bunları sarsılmaz doğrular olarak kabul ettiğimizi, daha sonraki dönemlerde fark etmiştim. Bunlara burdan bazı örnekler vermek mümkün. Mesela şu anda aklıma gelen Orhan Hançerlioğlu’nun “Düşünce Tarihi” isimli dört bin yıllık felsefe ve düşünce tarihinin özetini çıkardığı kitabındaki alevilikten ve bektaşilikten bahsettiği bölüm. Orda alevilerin sırrının hakikat kapısından geçebilenlere açıklandığı ve bu sırrın da “aslında Allah’ın olmadığının açıklanması” olduğu, tam burdaki kelimelerle olmasa da bu anlamda belirtiliyordu ve biz de buna inanmaya dünden hazır olduğumuzdan hemen inanıyorduk. Ancak demiyorduk ki, acaba sayın Hançerlioğlu bunu ne kadar biliyor ve bunun kanıtı nerde!(?) Mesela yine Ali Haydar Cilasun’un kitabında öyle yazıyor diye o yıllarda “Hacı Bektaşı Veli”ye “Hacım Bektaşı Veli” demeye başladık. Ama hiç sorgulamadık. Çünkü bunlar koskoca yazarlardı ve bize yalan mı söyleyeceklerdi. Kaldı ki biz de onlara inanmaya dünden hazırdık. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün, ancak amaç bu değil. Anlatmaya çalıştığımız konu başka. 90lı yıllarda yine alevilikle ilgili kitaplar piyasada her ne kadar çokça vardılarsada, kürtlerle ilgili kitaplar daha bir revaçtaydı (en azından ben öyle sanıyorum). Ama kürtlere dair fazla sağa sola çekebilecek birşey kalmadığından, yalan söyleyen kitaplar pek iş yapamıyordu, bunun sonucu piyasada daha çok gerçek ve gerçeğe yakın şeyleri anlatan kitaplar hakim oluyordu. Kaldı ki PKK’nin mücadelesinin sonucu her türlü baskı ve zulme rağmen Türkiye’nin büyük metropollerinde de hatırı sayılır bir kürt kurumsallaşması oluşmuş, olgunlaşmış ve bu konulardaki çalışmalarıyla önemli yol haritaları sunmuştur.
Ancak alevilikle ilgili yazılanların her zaman bir tutarsızlığı ve yazarın ideolojisine göre bir yol haritası oluyordu. Onun için alevilikle ilgili okuduğumuz bir kitap, bir diğerini tutmuyordu. (Bu şimdi de hala öyle) Bunun bana göre en büyük sebeplerinden birisi, (yazarların niyetini bir tarafa bırakırsak) aleviliğin yazılı bir arşivinin olmayışı ve bundan dolayı isteyenlerin, oyun hamuru gibi, istediği şekli vermek istemesinden kaynaklanıyor(du). İşte doksanların yukarıda bahsettiğim dönemimde ben de aleviliği olduğu gibi değil, görmek istediğim gibi görüyor, yani birileri çıksında aleviliğin islamla ilgisi olmadığını söylesin diye, sanki dört gözle bekliyordum. Bu zaman zarfında köyde pek kalmadığım, sürekli Ankara, İstanbul gibi şehirlerde okul yada iş dolayısıyla bulunduğum için, babamla bu konularda konuşmak da pek nasip olmuyordu.
Bu arada bana güzel bir ders veren şu olayı anlatmadan geçemeyeceğim: İstanbul’da bir yakın arkadaşımdan duymuştum. Ünlü bir sinema oyuncusu, bir toplantıya katılıyor konuşmacı olarak. Konuşması esnasında görevlilerden bir bardak su istiyor, ancak bir süre zaman geçmesine rağmen su gelmiyor. Bir süre sonra tekrar su istiyor ve su, yine geçen zamana rağmen gelmiyor. Artık üçüncüsünde “Ali aşkına bir bardak su verin!” diyor. Ama peşinden ekliyor: “Ali dediysek şu arap Ali değil, bizim madenci Ali aşkına!” Arkadaşım bana bunu anlattığında öyle hoşuma gitti ki, köye izne gittiğimde bunu çok doğru birşey sandığım için babama anlattım. Ancak babamın “Çok yanlış ve ukala bir söz!” demesiyle şaşırdım tabiki
ve babama “Niye ki baba? Madenci Ali aşkına su istemenin neresi ukalalık?” gerçeği yine babamdan öğrendim: “Oğlum, madenci Alinin haklarına kimse bizim kadar saygılı olamaz, kimse bizim kadar da ona taraf olamaz. Ancak bu hiç kimseye de Hz. Ali’ye “şu arap Ali” demek gibi bir ukalalık yapma hakkını vermez!”
Ağustos 1995’de babama yazdığım bir mektupta şunları da yazmışım(yazım hatalarını bile düzeltmeden aynen ekliyorum):
...
Baba ben İnsan’dan başka bir kimseye inanmıyorum. Bu nedenledirki; Pir Sultan’ın dediği gibi; Cümlenin muradı, dünyada cennet, özgesiyle hareket ediyorum. Öbür dünyaya inanmıyorum. Bildiğim kadarıyla, seninde buna sağlam bir inancın söz konusu değil. Benim inandığım tek şey insanların sevgi, barış, kardeşlik, eşitlik, yani güzellik mücadelesidir. Ve ben buna saygı duyarım. Bir insanki, derya gibidir, herşeyi biliyor, her tür tecrübeye sahiptir ama dürüst değildir, işte o insanın bilinçsiz ancak dürüst bir insan karşısında konuşmaya hakkı yoktur. Gerçekçiliğin kanunudur bu.
...
Sonra kendi doğrularımı anlatmak için şunları yazmışım:
...
Ben Darvin’in evrim teorisine inanıyorum. Hz. Ali gibi güzel insanlar bugün yaşasaydı, ki Hz. Ali’de bilimci kişiliğiyle bilinir, O’da Darvin’in evrim teorisine inanırdı diye düşünüyorum. Çünkü Darvin’in evrim teorisi bilimdir. Oysa Allah inancı bir önyargının ürünüdür. Her canlının doğada yaşayabilmek için bir silahı, bir korunma aracı vardır. Kaplumbağa düşmanlarından korunmak için kabuğuna çekilir, tavşan çevik ayakları sayesinde koşar vs. kendilerini korumaya çalışırlar. Bir korunma silahı olmayan canlının nesli tükenir. Hayvanlar ve bitkiler doğal koşullara uyabildikleri sürece yaşarlar, aksi taktirde tükenirler. İşte bu döngü içerisinde insanın korunma silahı aklı olmuştur. Ve insanın diğer canlılardan farkı, insan doğaya uymasada neslini sürdürebilmiştir. Çünkü doğaya uymadığı zaman, doğayı kendine uydurmuştur. Zaten insanın ayrıcalığı buradan geliyor.Marks insanlar için; “alet yapabilen hayvan.” deyimini kullanıyor. Ve aynı insan binlerce yıllık süreç sonunda Tanrı’yı yaratmıştır. Cenneti, cehennemi yaratmıştır. Bunlar insanlık tarihinin birer parçasıdırlar. Ve bu acaip insan, gücü yetmediği şeyi Tanrılaştırıp ona tapmıştır. Zamanla gücü yetmeyen şeye, gelişmeler sonucunda gücü yettikçe onun tanrılığından vazgeçmiştir. Bu gün insanlar sonsuz uzayı henüz tam çözemedikleri için, Allah denen Tanrı henüz ilgi görebilmektedir. İnsanlık tarihi doğrusuyla yanlışıyla, bu tür mücadelelerle dolu bir tarihtir. Ve bu kapkara tarih, güzel insanların yüzü suyu hürmetine ayakta durabilmektedir. Engels’in güzel bir sözü var. Diyorki; “Tarihten büyük insanı çıkarın, yeri boş kalır.” Sende bilirsin ki baba, büyük insan, güzel olan insandan başkası değildir.
Şimdi dünya yalan dünyadır. Ve biz şu anda cehennemi yaşıyoruz. Dünya ne zamanki sevgi dünyası olur, o zaman gerçek dünya olur ve onun adıda cennettir. Kuşkusuz böyle bir dünya insanların sevginin ne demek olduğunu bilmesiyle mümkündür. Tarihte, sevginin ne olduğunu bilmiş insanların büyük yeri vardır.
Mutluluğun adını doğru koymak lazım. Çünkü mutluluğun sahtesi olmaz. Kimi insan, kendini kandırarak sahte mutluluk peşinden, yani mutsuzluğun peşinden koşar. Ve mutluluk bir başka insanın mutsuzluğu üzerine kurulmaz. Böylesi sahte mutluluklar, yaşanılan bir yaşamın sonucunda ölüm anı yaklaştıkça o yaşamdan pişmanlık duymak ve sonuç olarak pişman ölmektir. Böyle bir yaşam boşuna yaşanmış bir yaşam olur. Doğrusu ben boşuna yaşamak hiç istemiyorum. Çünkü adı üzerinde, bu yaşamdır. Bir ömürle sınırlı olan ve bir kere ele geçen çok değerli bir süreçtir. Leo Bascaglia diye biri var; Onun bir sözü var ve benim çok sevdiğim bir sözdür. Derki; “insanlar sonsuza kadar yaşayacakmış gibi, vakitlerini hep boşa geçirirler.” Aslında yaşam sırtımızda büyük bir borçtur. Yaşamın hakkını vermek gerekir. Bu borçta ancak toplumsal mutluluğun elde edilmesiyle ödenir. Bugün toplumsal bir mutluluk söz konusu değildir. Çünkü dünya toplumlarında ve toplumların kendi içlerinde belirgin katmerleşmeler, ayrılıklar, dengesizlikler, yani kısacası eşitsizlik söz konusudur. Eşitsizliğin olduğu yerde mutluluk olmaz. Koskoca bir insanlık tarihi eşitsizliklerle sürüp gelmiş. İnsanlar birbirlerini hunharca yok etmiş, yakmış, aç bırakmış, susuz bırakmış, baskı altına almış, köleleştirmiş, sürgün etmiş, zindanlara atmış, işkence yapmış,... vs. her türlü aşağılamaya kendi tarihinde yer vermiştir. Bu, temelde insanların doymak bilmeyen egoist(bencil) yönlerinin, devlet, yada imparatorluk vb. şekillerde örgütlenen, bu temelde oluşan açlıklarının bir sonucudur. Aynen bugün olduğu gibi: Bir devlet kendi sözde milli çıkarları için mazlum halkları yok etmekten çekinmeyebiliyor. Buda sırf çıkarlara dayanıyor. Yani düzen emperyalist ve faşisttir. Böyle düzenlerde de mülkiyet yada sermaye insanlıktan daha değerlidir. Sanırım insanların başına ne gelmişse, özvarlığı itibariyle, toplumsal bir yaratık olmasının yüzünden gelmiştir.
Aleviliğin çok güzel bir mirası var. Pir Sultanları, Şeyh Bedreddinleri, Mansurları, Hacim Bektaşi Velileri ve daha nice güzel insanları var. Biz bu mirasın temelini sizlerden aldık. Gerçi henüz birşey öğrenmiş sayılmayız ama, işin temel taşını bir kere görmüş bulunuyoruz. Pir Sultan direnişiyle, Hacım Bektaşi Veli sevgiye verdiği önemiyle, Mansur hakkı insanda aramasıyla belirginleşmiştir. Ama en belirgin olanı Pir Sultan’dır; bunu sen daha iyi bilirsin.
Çünkü Pir Sultan’da en az Hacım Bektaş-ı Veli kadar sevgiye değer veren bir insandı. Ama Pir Sultan’ın farkı bulunduğu koşulların onu bir direnişe zorlamasından kaynaklanıyor. Bir tarafta kadısıyla, sadrazamıyla, veziriyle, padişahıyla halkı soyup soğana çeviren ve çıkar temeline dayalı bir islam maskesiyle hareket eden Osmanlı, öte taraftan da alevi toplumu özelinde, ezilen emekçi halk kitlesi. Bugünün koşullarında Pir Sultan’ın direnişi çözüm getiren bir direniş şekli değildir. Ama Pir Sultan, Pir Sultan olduğu için, zalime karşı susmamıştır. Gerçi direnişin özünü çok iyi kavramış ve “Gelin canlar bir olalım.” demiştir, ama o günün koşullarında ancak isyan edebilmiştir. Pir Sultan’ın asıl büyüklüğü yaptığıyla söylediklerinin bir
olmasından geliyor. Çünkü sevgi demiş ve onun için alabildiğine sevmiştir. Hak demiş ve alabildiğine hakçı, halkçı olmuştur. Böylesi bir ozan, Osmanlıyla barışık olamazdı. Osmanlıyla barışık olsaydı, böylesi bir ozan olamazdı. Bugün bütün güzel insanlar, bir anlamda Pir Sultan’dan feyiz alan insanlardır. Nice Pir Sultanlar gelmiş geçmiş, nice Pir Sultanlar gelecektir. Çünkü herşey bugüne kadar çelişkisiyle var olagelmiştir. Kötünün karşısına daima iyi dikilmiştir. Ama ne yazıkki bügüne kadar iktidarda olanlar hep kötüler olmuştur. Bugün insanların yüreğindeki güzellik hala kıpırdayabiliyorsa, bunu kötülükle mücadele eden tarihteki güzellik birikimine borçluyuz. Alevilik bu birikimin Anadolu’daki ayaklarından biridir. Bana sorarsan alevilik, islamiyetle başlayan bir ayrışma, özgünleşme değildir. Bence alevilik, kökünü daha önceden alan ve islamiyetin sol kanadınıda kapsayan, tarih içinde çeşitli düşüncelerden etkilenerek, onlarla özdeşleşerek bütünleşen bir felsefe olarak gelişmiştir. Günümüzde bununla ilgili olarak hergün yeni bulgular sunulabilmektedir. Eğer alevilik salt islamiyet içinde Hz. Ali ve Evlatlarını sevmek olsaydı, bugün herhalde İran’dakinden pek farklı olmazdı. Aleviliğin harcında Hz. Ali’yi de aşan daha birçok güzellik vardır. Hz. Ali İslamiyet için büyük bir militandı. Ama kişisel olarak Ali’yi düşünürsek, aşırı dercede hümanist olduğunu görürüz. Politikanın etkinliğinden biraz uzak görünüyor. Sevmek yetmiyor, sevgiyi kurtarmak gerekiyor. Ali sevmiş, ama bir anlamda sevgiyi kurtaramamıştır. Ama bildiğim kadarıyla şuda bir gerçekki, insani erdemler açısından bakıldığında Ali, Muhammed’den çok üstün bir insandı. Muhammed’in bencil tarafları göze çarpabiliyor. Ali’nin göze çarpan tarafıysa sade kişiliğidir.
Alevilik bu güzellikleri heybesine doldurarak bugüne gelmiş. Ancak bugün bu güzel mirası birilerine peşkeş çekmek isteyen, özde alevilikle ilgisi olmayan, alevi maskeli devlet kuyrukçuları vardır. Rıza Zelyut, İzettin Doğan, Lütfü Kaleli bunlardan sadece üçüdür. Bugün bu kuyrukçular alevi kitlesi içersinde kendilerine taraf bulabilmektedirler. Bununda sebebi aleviliğin hala kendi kitlesi içerisinde bazı kesimlerce bir mezhep olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır. Oysa benim bildiğim, daha doğrusu sizlerden duyduğum, aleviliğin bir mezhep değil, günün koşulları dahilinde, kendilerini yenileyebilmiş insanların meydana getirdiği bir birliktelik, bir yaşam biçimidir. Bana sorarsan alevilik; kendi yaşam biçimiyle, özgün değerleriyle, halk mahkemesiyle, Anadolu’ya özgü bir eski sosyalizmdir. İslamiyete göre Allah sorgulanamazken, alevilik Allah’ı sorgulamıştır. Saraylaşmış İslamiyet Allah’ı insandan soyutlayıp, onu alabildiğine yüceleştirip, onu sevgi değil, bir korku timsali yaparken, alevilik Allah’ı gökyüzünden indirip insanların yüreğine koydu, ondan korkmadı, onu sevdi. Bu yüzdendirki, alevi kişi, insanı sevmiş, ona tapmıştır. Oysa islamiyette bir Allah korkusu, bir çıkar hesabı söz konusudur. Allah insanın dışında olduğu için, insanların birbirine karşı bir saygısı söz konusu değildir. Çünkü özne olan Allah’tır. Onlara göre insan sadece bir nesnedir. Onun içindirki insanlar arası ilişkiler sünnilik gibi islami kesimde son derece soğuk ve mattır. Asıl değerli olan Allah’tır. Ama Allah’a sevgi yoktur. Ondan korkulmaktadır. Çünkü O, onlara ya cenneti bağışlayacak, ya da onları cehennemle cezalandıracaktır. Onun içindirki islami kesimin Allah inancı çıkar temellidir. İbadeti yapmak zorunda kaldıkları bir iş olarak görürler.
Aleviliğin ibadeti bir aşktır. Dem sürmektir, yaşama daha çok bağlanmak, onu daha çok sevmektir. Yani kısacası insanlığa ibadettir. Allah inancıda var olagelmiştir fakat, insan her zaman özne olmuştur. Bu nedenle insana saygı, alevilikte gelişmiştir. Mutluluk için herşeyden önce insana saygı şarttır. Şu erkekmiş, şu kadınmış diye bölücülük yapmadan. Gerçi alevi toplumu içerisinde de kadınlar özne olamamışlar. Ama bununla birlikte içinde yaşadıkları kozmopolitik yapı içerisinde, en ileride olan kesim olmuştur. Ve bugün aleviler, eskisi gibi içinde yaşadıkları yakın toplumlarla kültürel alış veriş içerisinde değiller sadece. Bugün, bütün dünya toplumlarıyla, az çok bir kültürel ilişki söz konusudur. Ve iletişimin bu denli geliştiği bir zamanda, alevililği ilkel zamanlarda bırakmak, onun ilerici yönünü yozlaştırmak, yok etmek olur. Mevlana’nın dediği gibi: “Can dediğin haberdar olmakla sabittir. Öyleyse kim daha çok haberdarsa, o daha canlıdır.” Alevi toplumu canlı olmak zorundadır. Yoksa aleviliğini yitirir, bir eski zaman mezhebi olarak hatırlarda kalır. Ve sonuç olarak yazık olur.
...
Sizlere burdan konuyla ilgili olabilecek bölümleri sundum ki, mektup özel şeyleri de içeren bilgisayarda yazdığım 24 sayfadan oluşan uzun bir mektuptu. Haklar, eşitlikler, mutluluk, bilime saygı ve benzeri yaşama dair konulardaki düşüncelerimin hala arkasındayım. Ancak bu yazıyı yazmama sebep şey, yukarıda ki mektup parçasından da anlaşılan, alevilik ve islamiyet konusundaki yanlış duruşum, okuduklarımın salt doğru olduğunu kabul edişim olmuştur. Yukarıdaki mektup parçasında birçok doğrular mevcuttur, fakat durması gereken yerde durmuyorlar, yerli yerine oturtulmuş değiller. Aslında bu birşeyi nasıl görmek istediğimizle ilgili bir durum. Ben bugün, benim gibi sıradan vatandaşları orda bırak, bu gibi niyetlerini ispat gibi sunan koca koca yazarların varlığını düşündükçe, ki onlar ne olursa olsun doğruyu yazmakla yükümlü olmalılar, bunların bu yazdıklarıyla bilime hakaret ettiklerini düşünüyorum. Burda iki noktayı hemen açıklığa kavuşturmam gerekiyor. Birincisi babama yakıştırdığım ahirete dair görüşüm, ikincisi de Hz. Ali ve Hz. Muhammed’e yakıştırdıklarım.
Alevilerde bir cennet cehennem (ahiret) inancı vardır. Bu babamda da vardı elbette. Ancak aleviler rızasız hiçbir işte bulunmadıklarından, Allah’a korkuyla değil, şükran ve aşkla bağlı olduklarından, ne cennetin ödülüne özenmiş, ne de cehennemin ateşinden korkar olmuşlardır. Bu sebeple cennet ve cehennem kavramlarına önem vermemişler ve de vermezler. Çünkü hesabını burda vermişlerden sayarlar kendilerini. Bunları mektubu yazdıktan sonraki dönemde köye gittiğimde babamdan duymuştum. (Lütfen dikkatli okuyunuz. Yani ben o zaman bu durumu inancın zayıflığı diye yorumlamışım. Ancak gerçeğin içinde gerçek var, ben bunu o zaman düşünemiyordum)
“İslam tarihi kirletilmiş, çok bulanık bir tarihtir” derdi babam. Daha Muhammed Mustafa hayattayken ona söylemediği sözler bile, belli bir çıkarı elde etmeye kalkan yapmak için, hadis diye yakıştırılabilmiş. Hz. Ali’ye yapılan hakaretlerin boyutlarını ise buraya sığdırmak mümkün bile değil. Sizlere, bugün çoğu ilahiyat profesörlerinin de gerçekliğini artık kabul ettiği ve açık seçik dile getirdiği basit bir örnekle açıklayayım. Ki bunlar Turhan
Dursun’un yazdıklarının sebebinin de göstergesidir bana göre. Hz. Ali’nin halifeliğinin bittiği döneme kadar, peygamberden rivayet edilen hadislerin sayısının beşyüzle bin arası olduğu bilinir. Hadi biz bonkörlük yapalım ve bunların 1500 olduğunu kabul edelim. Ancak gerek Emeviler, gerekse Abbasiler dönemlerinde, Peygamber’e mal edilen hadislerin sayısı 1500000 (bir buçuk milyon)dan fazla olan bir sayıya ulaşmıştır. (Dile kolay bir buçuk milyon). Yani basit bölme işlemiyle görülür ki bir buçuk milyon, bin beş yüzün, bin katıdır. Sözün kısası, Peygambere mal edilen sözlerin binde biri doğru, binde dokuz yüz doksan dokuzu uydurmadır. Bunu niye yapmışlar? Bunu nasıl değerlendirmek gerekiyor? İslama dair birşeyler yazmak için kalemi eline alınca bu ne şekil göz önünde buludurulmalı? Önce bunların iyice bir düşünülmesi gerekir. Emeviler kendilerine müslüman demişler, ancak Hz. Ali’ye yapmadıkları küfürü, hakareti bırakmamışlar. (Daha önceki bir yazımda belirttiğim Hz. Ali’nin buna karşı ki, suskun duruşu için söylediği “Onların camilerinden bana küfür etmelerine cevap vermeyi kendim için düşkünlük sayarım. Hem onların bana küfür etmesi, benim onlardan farkımı gösterir ki, bu ancak ve ancak beni yüceltmeye yarar.” sözünü bana ve alevilere seviyesizce küfür edenlere cevap olarak sunuyor, bundan başka da cevap vermiyorum) İşte gerek Emeviler, gerekse Abbasiler olsun, yaptıklarına bir haklılık maskesi takmak için bu uydurma hadisleri kullanmışlar, Muhammed ve Ali’nin bir olan yolunu ayrı göstermeye, ayrıştırmaya çalışmışlardır. Bunda başarılı oldukları da aşikar. Turhan Dursun’un “Din Bu – Tabu Can Çekişiyor” isimli dört ciltlik kitap serisinin bel kemiğini aslında Hz. Muhammed’e atfedilen bu “hadisler” oluşturuyor ki, onlara baktığında Peygamber’i malesef şehvet düşkünü, bencil biri gibi görmek kaçınılmaz olabiliyor. Evet Turhan Dursun yalan söylemiyordu, ancak onun dayanak olarak kullandığı bu kaynaklar yalan. Biz de o dönem bu tür kaynakların etkisinde kalarak (zaten kendimizi ayrıştırmaya dünden razı olduğumuzdan) aynı nurun iki parçası olan Ali ve Muhammed’i ayrıştırmaya çalıştık. Hz. Ali’nin hümanist tarafına saygı gösterip, onu bir militan gibi gördük ve bununla birlikte o dönemki duruşunu yanlış değerlendirip, onun politik stratejiden habersiz olduğunu sandık. Oysa şimdi biliyoruz ki, Şahı Merdan o dönem dürüst bir yöneticinin yapabileceğinin en iyisini yapmıştır. Ve kendisi arabın kaypaklığından “illallah” demiş, ancak istese arabın başındaki en büyük kral olabileceğini ama bunu kişiliğine ve inancına ters bulduğunu şöyle dile getirmiştir: “Allah’a and olsun ki, isteseydim bütün Arapların sultanı ben olurdum. Ancak nefsime esir olup, yanlış yola girmekten Allah’a sığındığımdan, bunu yapmadım.” Şimdi eğer Hz. Muhammed’i doğru anlamak, (bu islamı da doğru anlamak demektir) istiyorsak, bakmamız gereken kaynaklar, Ehli Beyt’den rivayet edilen ancak güvenirliği sağlam olan hadislerdir. Mesela Hz. Muhammed için Hz Ali diyor ki, “O, sofradan birgün karnını doyurarak kalkmamıştır. Onun çok yemek yemekten karnının şiştiği birgün görülmemiştir.” Onun nefsine ne kadar hakim bir insan olduğunu isteyen alsın Nech’ül Belağa’yı açsın okusun. Ben Ebu Turab’dan rivayet edilene inanırım. Çünkü iktidar hep onu red ederken Muhammed’i kendine kalkan yapabilmek için bir buçuk milyon “hadis” uydurmuştur.
1995 yılında ben henüz 22 yaşındaydım ve hiçbir şekilde bir yazarlık payem yoktu, şimdi de hala yok ve orda inkar etmeme rağmen aleviliğin islamdan bağımsız olduğunu savunmamışım. Ancak günümüzde yayın evi yönetenlerin, yazar olarak kitaplar basanların,
tahminlerini, niyetlerini, gördükleri fotoğrafı değilde, görmek istedikleri fotoğrafı gerçek diye yazmalarına, bunu alevilik diye halkımıza kabul ettirmelerine karşıyım. Çünkü bu doğruyu ifade etmiyor. Şunu bile söyleseler, diyeceğim ki dürüst davranmaya çalışmışlar: “Alevilik her ne kadar da bana göre islam dışı bir inançsa da, islamla olan ortak paydası inkar edilemez!” Ben son dönemlerde okuduğum bu tür kitaplarda böyle bir satıra bile rastlamadım. Burda örnek veriyorum. Çokça reklamı yapıldığı ve çok önemsendiği için, başka kitaplar okumak niyetinde olmama rağmen, geçenlerde aldım Ünsal Öztürk’ün “Alevilerin Büyük Sırrı-Damlanın İçindeki Gerçek” isimli kitabını okudum. Kitabın birinci kısmı, olgulara dayandırılan, aleviliğin şamanizmle ilgisi olduğunu iddia edenlerin savlarını çürüten bir kitap. Hatta son günlerde meşhur olmuş ve benimde üç adet kitabını okuduğum Erdoğan Çınar’ın savlarını da duygusal yaklaşım olarak değerlendirip red eden bir duruş var. Ama sayın Öztürk’te de kendini öbürlerinin düştüğü hatadan kurtar(ama)mıştır. Yunus Emre’yi bile kendine kalkan yaparken aslında Yunus’un da Ehli Beyt aşkına yananlardan olduğunu bir tarafa bırakmış, böyle birşey yokmuş gibi yazmıştır. Bu yazı kitap değerlendirmesi yapmak için yazılmış bir yazı değildir. Ancak kısaca şöyle söyleyeyim ki, o kitapta gerek aleviliğe bakışında, gerek aleviliğin islamla olan ilişkisini red etmek için ortaya attığı savlarda Ünsal Öztürk dürüst davranmamış, işine geldiği yerde tek taraflı kaynakları kullanıp kendi düşüncesini isbata kalkışmıştır. Ben bu yazdıklarımı da ispatlarım yeri geldiğinde. Ancak sonuç olarak O da, alevilerin sırrını özür dileyerek yazıyorum, kadınların bacakları arasına sıkıştırıp bırakmıştır. Alevilerin sırrının insanların üremesi olduğunu, kadının cinsel organının girişinin cennet kapsı olduğunu, ana rahminin de kubbei rahman olduğunu vs. iddia etmektedir. Alevilikle ilgili son dönemlerde yazanların çoğu müthiş bir hayal gücüne sahip, aslında sanatsal olarak bunu kullansalar çok başarılı olabilecek yazarlardır. Onlar bu fantazileriyle film senaryoları yazsalar, Holywood’da bile önemli yerlere gelebilirler. Bunu şaka niyetli olarak de yazmıyorum. Böyle düşündüğüm için yazıyorum.
Aralık 2009’da “EDEB” başlıklı bir yazı yazdım ve bundan rahatsız olanlar, hatta benim orda kendimin edepsizlik yaptığımı söyleyenler, bir taraftan olgun insanın edepsize bile edeple cevap vermesi gerektiğini yazarken, sonradan bana küfüre varan hakaretlerle cevap yazanlar oldu. O konudaki tavrımın ne olduğunu daha önce yazdım ve ne olduğuna da yine yukarıda değindim. Ancak şimdi burdan herkesin kabul edeceğini sandığım bir öneride bulunacağım. Eline kalemi alıp yalan söylemek edepsizlik midir? Bence evet, bir çeşit edepsizliktir. (Bunu unutmayalım!)
Aleviliğin islamla hiçbir ilgisinin olmadığını iddia eden ve alevilikle ilgili yazan düşününki on tane yazar var. Bu on tane yazarın da Anadolu kökenli olduğunu ve birbirlerinin yazdıklarından, ulaştıkları kaynaklardan haberlerinin de var olduğunu biliyoruz. Ancak bu on yazar da aleviliğin farklı birşey olduğu iddiasındalar. Kimi zamanda birbirlerini çürütmektedirler. O halde, alevilik birçok şey olamayacağına göre, bu yazarlardan en fazla bir tanesi doğru söylüyor olabilir. (Birisinin aleviğilin islam dışı olduğunu söylese de doğru olduğunu kabul edelim) Bu durumda geride kalan dokuz tanesi yanılmış olmaz mı? Haksız mıyım? Pekiyi! Birbirlerinden haberleri olan bunca yazarların bu kadar farklı yazmalarını yanılmakla açıklamak mümkün mü? Değil! Hadi bir tanesini de yanılmış diye ayıklayalım.
Demekki geri kalan sekiz tanesi yalan söylüyor. İşte buna edebsizlik denir. Ben bunu yine söylüyorum, yalan söylemek edepsizliktir.
Biz dünümüzün de bugünümüzün de arkasındayız. Hatalarımız ve günahlarımız bize aittir. Yanlışımızı farkettiğimizde ondan vaz geçeceğimizden herkes emin olabilir. Hatta bunu herkese tavsiye ediyorum. Buna alevilikte özünü dara çekmek denir. Benim 90lardaki duruşumun sebeplerini kendim iyi biliyorum. Ancak o dönemi yaşamanın bana çok büyük katkılarının olduğunu da çok iyi biliyorum. Nazım Hikmet’in(?) çok güzel bir sözü var:
Yaşadığım hiçbir şeyden pişman değilim
Asıl kızgınlığım yaşayamadıklarıma
İnsan olarak gözümüz hep enginlerde oldu. Ancak bilgide yükseklere tırmanabildiğimiz kadar tırmanmaktır maksudumuz. Buna kıymet verenlere aşk olsun!
Dostlukla...
Bülent Aldede
12 Mart 2010

 

Yorumlar (0)add comment

Yorum yaz
daha küçük | daha büyük

security image
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy
 
renginzreklam
English French German Turkish

Radyo Dinle

radyo soğucak dinle soğucak facebook grubumuz

Destekleyenlerimiz

Soğucak Köyü Reklam

Ziyaret

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün582
mod_vvisit_counterDün931
mod_vvisit_counterBu Hafta6322
mod_vvisit_counterGeçen Hafta7724
mod_vvisit_counterBu Ay20259
mod_vvisit_counterGeçen Ay33837
mod_vvisit_counterToplam789501

Yol Tv Online İzle

Elbistan Yerel Haber