|
Alevilikte BaÄŸlama, Åžiir ve AÅŸk
BaÄŸlama alevilerin ibadetinde oldukça önemli bir yere sahip bir müzik aletidir. Tek başına çalınıp eÅŸliÄŸinde ÅŸarkı söylenebilen, yani yanında tamamlayıcı baÅŸka bir enstrümana ihtiyaç duyulmadan kullanılabilen çok az sayıdaki enstrümanlardan biridir. Özellikle Anadolu ve Mezopotamya çevresinde hatırı sayılır, çok önemli bir yere sahiptir.
Her amaca hizmet edebilmektedir; sevinç, hüzün, eÄŸlence ve ibadet. Bizim burdaki konumuz baÄŸlamanın alevilikteki yeri. Ama Åžunu da bilmek gerekir ki, baÄŸlama alevilerin tekelinde olan bir enstrüman deÄŸildir.
Daha düne kadar alevilikle ilgili yazılan onlarca kitapta, baÄŸlama aleviliÄŸin bir türk inancı olduÄŸunu ispatlamak için kopuzdan türemiÅŸ, bu sebeple Orta Asya’dan getirilmiÅŸ bir enstrüman olarak empoze edilmeye çalışılıyordu. Zaten baÅŸta kürtler olmak üzere, Anadolu ve Mezopotamya’daki diÄŸer halklar yok sayıldığından, onların baÄŸlamayla olan baÄŸları hiç düÅŸünülmeden göz ardı edilebiliyordu. Ama yapılan araÅŸtırmalar gösteriyor ki, Anadolu’da ta Hititler dönemlerine dayanan, baÄŸlamaya çok benzeyen enstrümanlar kullanılmış ve bunların geçmiÅŸleri üçbinbeÅŸyüz yılı buluyor. Yani bu durumda ÅŸamanizme dayandırılmaya çalışılan alevilik iddiaları, önemli bir desteÄŸinden daha yoksun kalmış oluyor.
Åžimdi, bu yeni belgeler aleviliÄŸi bağımsız bir Anadolu veya Mezopotamya inancı olarak göstermeye çalışanların iÅŸini kolaylaÅŸtırıyor gibi görünüyor. İyi de aleviler ibadetlerinde gitar kullansalardı, o zaman hangi iddiada bulunacaktınız diye sormak gerekiyor! İbadette kullanılan bir enstrüman neden o ibadetin kökenini belirleyici olsun ki? Hem bugün çingenelerden tutun da, ta diÄŸer en küçük halk gruplarına kadar deÄŸiÅŸik kültürlerden insanlar oyunlarında, danslarında, eÄŸlencelerinde, üzüntülerinde baÄŸlama kullanabiliyorlar. Yukarıda da dediÄŸim gibi, baÄŸlama alevilerin tekelinde deÄŸil ki! Mesela Nazım Hikmet’te ÅŸiirler yazmış, ama bir faÅŸistte ÅŸiirde modern tarz diye bilinen aynı tarzı kullanan ÅŸiirler yazmış! İkisi bir mi yani(!!!?) Ne bizim ibadetimizde baÄŸlamayı kullanmamız, ne de ibadet ederken semahımız bizi dün ÅŸamanist yapamadığı gibi, bugün de Hititlerin eski inançlarından birinin devamı yapamayacaktır. Ama biliyorum ki, burdan da ümidi kestiÄŸiniz sıra baÅŸka bir tarafa çekmeye çalışacaksınız. Bir ÅŸamanizmdi, bir mazdekçilikti, bir zerdüÅŸtlüktü, bir hristiyanlıktı derken malzemeyi tüketene kadar döner durursunuz; bu arada kitaplar basar paralar kazanırsınız! Olsun! Her kitap faydalıdır, içinde yalanlar da olsa faydalıdır. Ben Hitler’in Mein Kampf (Kavgam) isimli kitabından bile faydalanabilmiÅŸken, sizin kitaplarınızdan haydi haydi faydalanırım. Ayrıca belirtmem gerekir ki, zaten sizin o kitaparınızda bile sizin kendi iddialarınızı çürüten o kadar çok malzeme görebiliyorum ki, azıcık eleÅŸtirel ve kuÅŸkucu bir yaklaşımla okumak yetiyor! Mesela yeni iddialardan biri de Ünsal Öztürk’ten ve ÅŸöyle: “Alevilik Yukarı Mezopotamya’nın İlk ve Temel Kültü Büyük Ezdan’ın Parçasıdır”. Zaten dört gözle sizden gelecek yeni bir iddia bekliyorduk biz de! Åžimdi o iddia sizden geldi ve biz büyük bir stresten kurtulduk! “Alevi Gündemi” adında bir internet sayfası oluÅŸturmuÅŸlar, başına da “Gündemin SerçeÅŸmesi” yazmışlar. Ünsal Öztürk
islamdan ve Kuran’dan ne kadar rahatsız olduÄŸunu dile getirdikten ve bunu tüm alevi gençlerine de malettikten sonra, diÄŸer bazılarının yanlış yaptığını, hristiyanlık ve musevilikle aleviliÄŸi bir görme çabasına girdiÄŸini, burdan mesela “Allah Muhammed Ali” üçlemesiyle hirstiyanlıktaki “Baba OÄŸul Kutsal Ruh” üçlemesi arasında iliÅŸkilendirilme yapıldığını, bunun çok yanlış olduÄŸunu iddia ediyor. Dün öbürünü doÄŸru sanıpta inanan alevi kökenli insan, bugün de bunu doÄŸru sanıp buna inanmaktadır; yarın da tutar bunun yanlış olduÄŸunu, aslında aleviliÄŸin dünyanın baÅŸka bir yerindeki baÅŸka bir inancın devamı olduÄŸunu iddia edene inanabilir. Çünkü YOLunu kaybetmiÅŸ bir insanın her tarafa gitmesi, çekiÅŸtirilmesi mümkündür. Babamın dediÄŸi gibi: “GideceÄŸi adresi bilmeyen toplumlar, hiçbir zaman menzile ulaÅŸamazlar!” Biz ÅŸimdi konumuza geri dönelim.
BaÄŸlama’nın alevilikte ne anlama geldiÄŸini anlatabilmek için babamın bir anısını burdan okuyucuyla paylaÅŸmanın oldukça faydalı olacağına inanıyorum. Gerek baÄŸlama, gerekse alevi ÅŸiirleri (nefesleri) ne amaçla ibadetimizde yer almış, bunun doÄŸrularını görmek açısından önemli! Babam Keban Barajı yapımında çalışırken sünni kökenli ÅŸeflerinden birisi (burda adına Mehmet diyeceÄŸim) ramazan olması sebebiyle oruç tutmaktadır. Mehmet Bey babamın alevi piri olduÄŸunu bilmektedir. Öbür gün dinlenme günü olması dolayısıyla beraber gece oturuyorlar ve hem yiyip içiyorlar (içecekler doÄŸal olarak alkolsüz) hem de sohbet ediyorlar. Yeme içme iÅŸindeki abartıyı görünce, bir de artık saat iyice ilerlemiÅŸ, sabaha karşı bir vakte gelmiÅŸler ve hala yiyip içmektedirler, ÅŸefe “Mehmet Bey” diyor babam, “o kadar çok yiyip içtik ki, ben bu durumda kahvaltı yapamam. ÖÄŸle yemeÄŸine zaten canım pek birÅŸey istemez, akÅŸamı beklemek de bana hiç zor gelmez! Ben ne anladım ÅŸimdi böyle oruçtan(?)” Babamın bu sözü üzerine konu biraz da inançtaki farklara geliyor ve Mehmet bey her soruya cevap alınca bakıyor çıkış yolu yok babama “Yahu İbrahim Dede, sen öyle söylüyorsun, iyi de; Peygamber sazla mı ibadet etti canım?” diye kendince cevabı olmayan bir soru soruyor. Buna karşın babam, “Mehmet Bey biz sazı elimize aldığımız sıra ‘loy loy Tosıno’yu çalmıyoruz. Bizim sazda çaldığımız Kuran’dır, Allah, Muhammed Mustafa ve Ehli Beyt’ine olan aÅŸktır. Ben ÅŸimdi sana bir nefes okuyacağım eÄŸer sen onu çözüpte onda bir leke bulabilirsen, ben senin inancına gelirim ve o sazı kırıp atarım, yok eÄŸer bir leke bulamazsan sen ne istersen onu yap sana kalmış!” diyerek Noksani’ye ait aÅŸağıdaki nefesi okur:
Elif Ezberim dilimde la feta illa Ali
Be Burhanımdır elimde la feta illa Ali
Te Turab ehlinden eyle bu fakir biçareyi
Se Sana dola bu dilimde la feta illa Ali
Cim Cemalinden muradım dem be dem hamrah ola
Ha Hakikat yollarında la feta illa Ali
Ğı Äžayalin gönlümüzde ÅŸemmi münevver yakıp (“ÄŸ” günümüzdeki “h” harfi)
Del DüÅŸüp zikrine her dem la feta illa Ali
Zel Zunubum mağfiret kıl Mustafa ya Murtaza
Re Rahm edip ben gedaya la feta illa Ali
Ze Zubanımdır Fatima cismi canım Kibriya
Sin Sile gönül pasını la feta illa Ali
Åžin Åžehrin içre kıl mihman muhubbi Hasan Hüseyin
Sat Sıfatı zata er gör la feta illa Ali
Dad Ziyayi Zeynel Aba’dan açıp can gözümüz
Tı DoÄŸup ÅŸemsi gönülden la feta illa Ali
Zı Zuhur etti lemden sen Bakır’ı nur ile
Ayn İnayet kıl bize de la feta illa Ali
Ga Ganidir Caferi sır mezhebi sahip ilim
Fe Feda ola bu canım la feta illa Ali
Kaf Kayım eyle ayırma Kazım Rıza’dan bizi
Kef Küfrümüz eyle iman la feta illa Ali
Lem Lütuf edici Taki’dir ba Naki’dir din içre din
Mim Muhabetten ayırma la feta illa Ali
Nün Nutuk ver Askeri’den vasfını zikr edelim
Vav Vücudum cavidan kıl la feta illa Ali
He Hidayet kanidir ol Mehti’yi Ali Resul
Lam elifle lamekandır la feta illa Ali
Ye Yürekten derde düÅŸtüm sen terahhum kıl bana
Hakkı çardehyi Masum-i Pakın la feta illa Ali
Noksani kulun kapında abdu aciz bi neva
MaÄŸfiret kani efendim la feta illa Ali
Babam bu nefesi okuduktan sonra Mehmet Bey ÅŸaÅŸkın bir halde dönüp babama, “Vallahi ibrahim kusura bakma, ben babamdan dedemden böyle gördüm, böyle inanıyorum. Bu saatten sonra deÄŸiÅŸemem.” diyor.
Bu duruma benzer bir durum, bir kez daha (sanırım 2004 yılıydı) Dortmund’da Üniversite’de benim de başıma geldi. Sünni kökenli bir öÄŸrenci bana Tayyüb’ü övdü. Hem de neredeyse “Tayyüb kutsal bir insan” diyecek derecede. Sonra bana, “Sen Tayyüb hakkında ne düÅŸünüyorsun?” diye sorduÄŸunda ben de açıkça “Bana göre Tayyüb yezidin eniÄŸidir” dedim. EniÄŸin ne demek olduÄŸunu sordu, “köpek yavrusu”na enik dendiÄŸini söyledim. “Ama sen hakaret ediyorsun” dedi, ben de “benimkine nefsi müdafa denir” dedim. “Nasıl yani?” dedi, “Onun alevilikden dolayı bana ve tüm alevilere ettiÄŸi hakaretler karşısında, benim söylediÄŸim iltifat gibi kalır” dedim. Tabiki Tayyüb’ün politik çizgisi sırasında bilinen hakaretlerinden örnekler gösterdim ve bu arkadaÅŸ buna raÄŸmen savunmaya devam etti. Konu alevi köylerine zorla cami yapılmasına gelince ve ben de bunun en büyük hakaretlerden biri olduÄŸunu söyleyince, “ne olmuÅŸ yani, siz de kendinize müslümanım diyorsanız, siz de gidin namaz kılın(!?)” diye söyleyiverdi. Tabi bu durum beni biraz da kızdırdı, çünkü emrivaki bir sözdü ve aslında büyük bir hakaretti. Bunun üzerine ona “bizim namazımızı sen anlamazsın ve hatta sittin sene namaz kılsan yanından bile geçemezsin....” sözleriyle baÅŸlayarak uzun uzadıya konuÅŸtum. Her söylediÄŸine cevabını aldı. Ama sonunda o da bana, “Peygamber efendimizin sazla ibadet ettiÄŸinin kanıtı nerde?” dedi.
Babamın anısı geldi aklıma ve o anda gülümseyerek anımsadım. “Bizim ibadetimiz, amaçtan uzaklaÅŸmış bir ibadet deÄŸil. Bir alışveriÅŸ hiç deÄŸil. Ne cennetin ödülüne tav olanlardanız, ne de cehennemin azabından korkanlardanız. Çünkü hesabımızı bu dünyada görenlerdeniz. Bizimkisi bir aÅŸktır. AÅŸkı da en güzel müzikle anlatırsın, iÅŸte o yüzden bizde baÄŸlama da var, ÅŸiir de var müzik de var!” dedim. Bu konuÅŸma ondan sonra fazla uzun sürmedi ve bir daha o arkadaÅŸ benimle alevilik ve inanç konusunda tartışmaya girmedi. Mesela yine baÄŸlama çalmaya çok merak salmış bir kiÅŸinin, sözde Peygamber’in müziÄŸin haram olduÄŸunu söylediÄŸi bir hadisini(!) duyduktan sonra baÄŸlamasını kırdığını bizzat kulaklarımla kendisinden duydum. Acı acı güldüm haline, baÅŸka da birÅŸey demedim.
Öbür taraftan düÅŸünüldüÄŸünde görülecektir ki, aslında baÄŸlamanın alevi ibadetinde bulunması, alevi inancının köklerini baÅŸka yerlerde aramaya delil olmadığı gibi, öyle ÅŸaşılacak bir durum da deÄŸildir. Hele hele alevilerin sayısının azlığı ve diÄŸer müslümanların(!) çokluÄŸu; alevilerin ibadetlerinin onlarınkiyle hiç benzeÅŸmemesi hiç de saÄŸlam bir delil deÄŸildir alevilerin köklerini baÅŸka yerlerde aramaya. Bu anlamda alevinin bu koca nüfuslu islam(!) dünyası içindeki yalnızlığı ÅŸaşırtıcı bir durum deÄŸildir. Hz. Hüseyin’de yalnızdı ve karşısında Åžamlılardan, Mekkelilerden ve Kufelilerden oluÅŸan yedibinden fazla “biz müslümanız, biz Muhammed’in ümmetiyiz” diyen koca bir ordu vardı; oysa karşılarındaki, o ümmeti olduklarını söyledikleri Peygamber’in torunuydu. Elindeki kılıcı bile zor taşıyabilen Kasım ve saf deÄŸiÅŸtirip Hz. Hüseyin’in yanına gelen Hür’le beraber sadece yetmiÅŸüç kiÅŸi, sayısı yedibinden fazla olan bir orduyla çarpıştı ve istinasız ÅŸehit oldular. Alın size yalnızlığa en acı örneklerden biri. Hz. Ali’nin ne kadar yalnız olduÄŸunu, açın okuyun Nehc’ül BelaÄŸa’yı, onurlu ve mert bir insanın arabın kaypaklığı, çıkarcılığı ve sahtekarlığı karşısındaki taşı bile çatlatacak derecedeki zor yalnızlığını görün. Ben, asıl onlara benzeyen aleviliÄŸin gerçek islam olmasından ÅŸüphe ederdim; çok ÅŸükür ki, aleviliÄŸin onlarla bir benzerliÄŸi yok ve bu gönülden gören göz için, islamın alevilik, aleviliÄŸin islam olduÄŸunun belgesidir. Alevilikte baÄŸlamanın varlığı, biraz da baÄŸlamanın baÅŸta bahsettiÄŸim yalnız çalınabilen bir enstrüman olması özelliÄŸiyle ilgili. Çünkü bazı pirlerimizin baÄŸlamanın yanısıra baÅŸka enstrümanlar çaldığını da biliyorum. Mesela aynı zamanda annemin de dayısı olan rahmetli İsmail TaÅŸtutan keman çalmasını da bilirdi, saz yapmasını da, çalmasını da iyi bilirdi, ama cemlerinde sadece baÄŸlama çalmıştır. Keman onun için bir müzik aletiydi, ama baÄŸlama ibadetinin bir parçasıydı. Zaten baÄŸlamanın sesine davudi ses denir ki, bu aslında inancımızda da yeri olan baÄŸlamanın Hz. Davud’dan kaldığına da bir farklı gönderme olarak görülebilir. Ancak kökeni ne olursa olsun, baÄŸlamanın ibadetimizde teknik olarak var olmasının sebebi, yada baÄŸlama dışında baÅŸka bir enstrümanın olamayışının sebebi, baÄŸlamanın tek başına çalınıp beraberinde nefes okunabilen bir enstrüman olmasıdır.
Tabi baÄŸlamayla birlikte, olayın ikinci olarak bir de ÅŸiir tarafı var. Bizde Hak Ozanları’nın okudukları ÅŸiirlere nefes denir ve inancımız gereÄŸi, o ozana o nefes Allah tarafından bahÅŸedilmiÅŸtir. Yani söyleyen o ozandır, söyleten Allah’tır. Bunu Ozan’ın kendisi de bazen nefeslerinde dile getirir. Bunun örnekleri Yunus
Emre’de, Edip Harabi’de, Esiri’de ve ÅŸimdi isimleri aklıma gelmeyen birçok Hak Ozanı’nda mevcuttur. Ancak konunun bir baÅŸka boyutu da bazı yazarların Anadolu ve Mezopotamya’daki kimi ÅŸairlerin geçmiÅŸ çaÄŸlardan kalan ÅŸiirlerini ve hatta divanlarını temel alıp, bunlarla alevilikteki ÅŸiirler (nefesler) arasında bir baÄŸ kurup, bunu da aleviliÄŸin islam dışı olduÄŸuna delil olarak kullanma çabasında olmalarıdır. Ancak bazıları bunları yaparken çarpıtma yapmaktan da geri durmayıp, araplarda ÅŸiir günahtır gibi dayanaklar yaratmaktadırlar. Oysa gerçek hiç de öyle deÄŸildir. Emevi, Abbasi dönemlerindeki softaların tutumlarını bilmiyorum ÅŸu anda ama, bildiÄŸimiz gerçek Hz. Muhammed döneminde ÅŸiirin olduÄŸu, Hz. Ali’nin bir divanının var olduÄŸu (ki bu tek başına yeterli bir delildir), Farezdak adında bir ÅŸairin İmam Zeynel Abidin’i öven bir ÅŸiirinin var olduÄŸu ve bundan dolayı İmam Zeynel Abidin tarafından ödüllendirilmiÅŸ olduÄŸudur. Yine İmam Ali Musi Rıza döneminde yaÅŸamış ve İmam’ın huzurunda kendi ÅŸiirlerinden okumuÅŸ olan Debil adındaki ÅŸairin okuduÄŸu bir ÅŸiire, İmam kendinden bir dörtlük de eklemiÅŸtir. Kaldı ki Kuran’ın dilinin ÅŸiirsel yapıda olduÄŸu Kuran’ın arapçasını bilenler tarafından da söylenmektedir. Kuran’ın avazla (melodili) okunması hem biz alevilerde hem de sünnilerde vardır.
BaÄŸlama ve ÅŸiirle birlikte, en çok aleviliÄŸin kökenlerinin baÅŸka yerde aranmasında, dayanak olarak kullanılan olgu, bizim ibadetimizde var olan semahlardır. Bunda da aynı baÄŸlamada olduÄŸu gibi, dün ÅŸamanist yanlısı yazarlar, ki onlar büyük bir çoÄŸunlukla resmi ideoloji yanlısı bir tutum içinde olanlarıdır, bugün de ÅŸamanizm dışında baÅŸka bir yerlere benzetme çabasında olanlar kendi savlarını doÄŸrulamak için dayanak edinmeye çalışmış ve çalışmaktadırlar. Daha düne kadar ÅŸaman kamının kendinden geçerek nasıl da ainler yaptığı, bu arada belli bir ritmi olmayan ama delicesine hareketler içerisinde bulunduÄŸu, bununda eski türk toplumlarında var olan, izlerini bugün alevilikteki semahlarda gördüÄŸümüz bir ibadet biçimi olduÄŸu hep iddia edilegeldi. Ancak, bunun alevilikteki semahla ilgisinin olamayacağı, bugün aleviliÄŸi baÅŸka yerlerde arayan yazarlar tarafından da dile getirilmiÅŸtir. Bunlara geçmiÅŸte CemÅŸid Bender’le beraber, o dönemlerle birlikte ÅŸimdi de yazmaya devam eden Mehmet Bayrak örnek verilebilir. En güncel örnek ise Ünsal Öztürk’ün “Alevilerin Büyük Sırrı...” adındaki kitabıdır. Cemal Åžener ve İlhan Cem Erseven örneklerinde bunu mizahi diyebileceÄŸim bir dille çürütebilmiÅŸtir. Ama kitabın sonraki kısmında kendisi de baÅŸka yanlış düÅŸüncelerin savunucusu durumuna düÅŸmüÅŸtür. Burda o kitabın kırklar semahı ile ilgili çarpıcı bir iki iddiasından ve çeliÅŸkisinden bahsedeceÄŸim.
Alevilerde semahın en önemli dayanaklarından birisi, (belki de en önemlisi) bazı yazarlarca çoÄŸu kitapta da dile getirilen miraç ve hemen sonrasındaki Kırklar Cemi’dir. Kırklar Cemi ve Miraç’la ilgili deÄŸiÅŸik anlatımlar ve yorumlar mevcuttur. Bence orda önemli olan ve de anlatılmak istenen, ikrar vermiÅŸ olanların, YOLuna aÅŸkla baÄŸlı olanların, ibadetlerini de aynı ilahi aÅŸkla gerçekleÅŸtirmeleri ve YOLda ayrının gayrının kalmayışı, hatta yeri geldiÄŸinde YOLun güzelliÄŸi karşısında, YOLun kurucusunun bile sorgulanabilmesi. Çünkü YOLdur insanı insan olarak gidilmek istenen adrese götüren ve YOLun mimarı yada mühendisi bile o YOLda kaldığı sürece adrese gidebilir. Åžimdi burda görülmesi gereken en önemli noktalar
bunlardır. Ancak günümüzde popülerleÅŸmiÅŸ bazı yazarlar, güya sorgulayıcı bir tarzla bazı soru iÅŸaretleri ortaya koymaktadırlar. Ama sapı samanı nasıl (bilinçli bir biçimde) birbirine karıştırdıklarını sizlere Ünsal Öztürk örneÄŸinde (Damlanın İçindeki Gerçek Alevilerin Büyük Sırrı 5. Baskı Kasım 2009 ISBN: 975-9025-22-1 Yurt Yayınları ) aÅŸağıda kısaca anlatmaya çalışacağım. Öncelikle belirtmem gerekir ki, Ünsal Öztürk orda da “Kırklar Söylencesi Hakkında Kim Ne Söyledi” (a.g.e. s.219’dan sonra) baÅŸlığı altında eleÅŸtirel yaklaşımla, yine aleviliÄŸi ÅŸamanizmin devamı gibi görenlere cevap vermiÅŸ, bununla birlikte fazla teknik konulara girmiÅŸ, alevilerin sırrı’nı orda aradığı için, Kırklar Cemi’nin geleneksel alevi inancının (ki gerçek alevilik zaten budur) özünde ne anlama geldiÄŸine, neyi ifade etmeye çalıştığına deÄŸinmek bile istememiÅŸtir. Daha sonra Ünsal Öztürk, İsmail Onarlı’yı neden kırkların içinde Ebu Bekir, Ömer ve Osman gibi isimleri saymadığı, bunların da ilk müslümanlardan olduÄŸunu söyledikten ve bundan dolayı eleÅŸtirdikten sonra aynen ÅŸunları yazmıştır: “... Ali ile Ömer’in arası güllük gülistanlıktır o sıralarda. Ali daha sonra kızı Ümmü Gülsüm’ü altmışlı yaÅŸlarını yaÅŸayan Ömer’e vermiÅŸtir, yani Ali Ömer’in kayınbabasıdır. (Nabia Abbott, Hz. Muhammed’in Sevgili EÅŸi AyÅŸe, Yurt Kitap-Yayın, Ankara Mart 1999, s. 98.99) Burada içinden biraz zor çıkılır bir durum da oluÅŸmuÅŸtur. Yörükan ÅŸunları söylemektedir:
Hz. Fatma’dan dünyaya gelen Ümmü Gülsüm Hz. Ömer ile evlendirilmiÅŸtir. Hz. Ömer ise Ümmü Gülsüm’ün dedesinin kayınpederidir. Hz. Ömer’in boÅŸamış olduÄŸu Atike isimli kadın ise bilahare Hz. Hüseyin’in zevcesi olmuÅŸtur. Peygamber diÄŸer kızı Ümmü Gülsüm’ü ise Hz. Osman’la evlendirdi.” (Yusuf Ziya Yörükan, İslam Dini Tarihi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2001, s. 171.172) Ünsal Öztürk bu alıntının hemen peÅŸinden ÅŸunları söylemektedir: “Çözümü zor bir alıntı. Muhammed kızlarından Fatma’yı Ali’ye, Ümmü Gülsüm’ü de Osman’a veriyor. Demek ki Ali ile Osman bacanak oluyorlar. Muhammed, Ali ile Osman’ın kayınbabası oluyor. Muhammed torunu, Ali’nin kızı Ümmü Gülsüm’ü Ömer’e veriyor. (Lütfen buraya dikkat edin! Yaptığı alıntıda Ümmü Gülsüm’ü Ömer’e veren Ali’ydi, ama burda Ünsal Öztürk bu iÅŸi Muhammed’in yaptığını yazıyor. Oysa Ömer altmışlı yaÅŸlarını yaÅŸarken, en az on sene olmuÅŸtu ki, Peygamber vefaat edeli. Kitabının birçok yerinde bazı yazarların bilimsel yazma titizliÄŸinden uzak olduklarını söyleyip, onları çeÅŸitli biçimlerde eleÅŸtiren Ünsal Öztürk’ün ne kadar titiz olduÄŸunun en küçük göstergesi. B.A.) Yani Ali Ömer’in kayınbabası, Fatma da kaynanasıdır.Ömer’in boÅŸadığı Atike’yi Muhammed’in torunu Hüseyin alıyor. Ne kadar karışık iliÅŸkiler yumağı deÄŸil mi? Kimin kime nasıl akraba olduÄŸu belli deÄŸil...
Kendilerine Alevi Müslüman diyenler Osman’a, Ömer’e, Ebu Bekir’e ne kadar kızarlarsa kızsınlar, bu insanların kendi aralarındaki iliÅŸkileri problemsizdir. ...” (a.g.e. s.227-228)
Bunun aslında hiç de böyle olmadığını, Ünsal Öztürk’ün bilmediÄŸini düÅŸünemiyorum. Çünkü gerek Ebu Bekir, gerek Osman, gerek Ömer hakkında, onların ne kadar nefislerine düÅŸkün kiÅŸiler olduÄŸuna dair çok belgeler de islam içerisinde mevcuttur. Hepsinden vazgeçtim, Hz. Ali’nin Şıkşıkiye Hutbesi’ne bakmak bile kafi. Ne Ebu Bekir gerçekten müslüman olmuÅŸtur, ne Ömer ne de Osman. Bu konularda da yeterinden fazla kaynaklar mevcuttur. Tabiki aksini iddia eden kaynaklarda çokça mevcuttur. Hz. Ali’nin kızını Ömer’e vermiÅŸ olması bizce imkansızdır. Çünkü onlardan öyle üzüntü ve zarar çekmiÅŸ olan Fatıma Ana bundan dolayı, vefaat ettiklerinde cenazelerinde bile bu isimlerin bulunmamasını, (özellikle Ömer ve Ebu Bekir) Ali’ye vasiyet etmiÅŸ, bu sebeple Ali’de cenazesini
gece yıkayıp defnetmiÅŸtir. Bu durumda Ali’nin Fatıma’dan doÄŸan kızını (ki o zaman en fazla 12 yaşında olabilir), Ömer gibi bir yaÅŸlı kurda vermesi, biz alevileri bir tarafa bırakın, sünni islam kaynaklarındaki Ali karakterine bile tamamen terstir. Osman’ın Peygamber’e damat olduÄŸu doÄŸrudur. Fakat Ümmü Gülsüm’ün ve Rukiye’nin Peygamber’in öz kızları olmadığı, yani üvey kızları olduÄŸu konusunda da görüÅŸler mevcuttur. En azından bunlardan da bahsedebilirdi Ünsal Öztürk. Çok önemli bir nokta daha: Yukarıda bahsettiÄŸim Şıkşıkiye Hutbesi’nde Hz. Ali, Osman için ÅŸunları söylüyor:
“...Derken kavmin üçüncüsü kalktı; hem de bir halde ki iki yanı da yelle dolmuÅŸtu; iÅŸi gücü, yediÄŸini çıkaracak yerle yiyeceÄŸi yer arasında gidip gelmekti. Onunla beraber babasının oÄŸulları da iÅŸe giriÅŸtiler; Allah malını ilk baharda devenin otları, çayırı-çimeni yiyip sömürmesi gibi yediler, sömürdüler. Sonunda onun da ipi çözüldü; hareketi tezce yaralanıp öldürülmesine sebep oldu, karnının dolgunluÄŸu onu bu hale getirdi; iÅŸini tamamladı gitti. ...” (*)
Kısacası bu durumda Ali ile bunların arasında bir problem olmadığını ve aralarının güllük gülistanlık olduÄŸunu iddia etmek, YALAN SÖYLEMEKTİR. Tabi daha sonra bir ÅŸaibeden ibaret olan Peygamber’in evlilikleri hakkında söyledikleri de cabası. (a.g.e. s.229-230) Bir defa Peygamber’in Hz. Hatice yaÅŸarken neden baÅŸka evlilik yapmadığı, aynı ÅŸekilde Hz. Ali’nin de Hz. Fatıma yaÅŸadığı sürece neden baÅŸka evlilik yapmadığı, bunun sebebinin ne olduÄŸu üzerinde hiç durulmamıştır. DüÅŸünün! Biyolojik olarak da en dinamik dönemlerini yaÅŸarken Peygamber Hz. Hatice’nin dışında kimseyle bir evlilik yapmıyor, ancak 50 yaşından 60 yaşına gelinceye kadar on tane evlilik gerçekleÅŸtiriyor, bunların dışında ik tane kadını da el sürmeden evine gönderiyor. Bunların yanı sıra iki tane de cariyesi vardır! On yılda on iki evlilik (geri gönderilen iki kadınla beraber) ve iki tane cariye! (a.g.e. s.230) Bilimsel ÅŸüphecilikten dem vuran Ünsal Öztürk iÅŸine geldiÄŸi için iÅŸin bu kısmını olduÄŸu gibi doÄŸru kabul etmektedir. Sonrasında Ali’nin oÄŸlu Hasan’ın onlarca evlilik yaptığını ve yaÅŸamının oldukça dalgalı olduÄŸunu bu durumda alevilerin O’na bu kadar deÄŸer vermesini anlayamadığını söylüyor (a.g.e. s.230). Bence Ünsal Öztürk’ün anlayamadığı çok daha önemli noktalar vardır. Mesela ÅŸu da çok çarpıcı bir nokta: Ünsal Öztürk birçok benzer sorular sorduktan sonra, Kırklar Cemi’nde bulunduÄŸu söylenen Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in 624 ve 625 yıllarında doÄŸduklarını, bu durumda 619 yılında henüz doÄŸmamış olan bu iki kiÅŸinin nasıl olurda Kırklar Cemi’ne dahil olabileceÄŸini sormaktadır (a.g.e. s.232). İlk bakışta ne kadar da güzel bir soru gibi görünüyor deÄŸil mi? Öyle ya! Sonraki tarihlerde doÄŸan iki zatın, doÄŸmadan önce yapılmış bir toplantıda bulunması nasıl olur? Bu, bilimsel ÅŸüpheciliÄŸin güzel bir örneÄŸi gibi görünse de aslında hiç de öyle deÄŸil! Çünkü baÅŸtan beri basettiÄŸi miraçtır ve miraç hiçbir ÅŸekilde, en azından günümüz bilgisi dahilinde bilimsel bir dayanak, delil yada olgu deÄŸildir. Miraç, inanca dair bir unsurdur, inanırsın yada inanmazsın. EÄŸer bilimsel yazacaksak, herÅŸeyi olgulara dayandıracaksak miraçı bir defa bu açıdan ele almamız gerekiyor ve bir olgu gibi delil olarak kullanamayız. Yok eÄŸer inanç açısından konuya yaklaÅŸacaksak, o zaman da ÅŸunları da eklememiz gerekecek: Daha on sekiz bin alem yaratılmadan önce isimleri Levhi Mahfuz’da bulunan, bütün mahlukatın onların yüzü suyu hürmetine yaratıldığı söylenen Ehli Beyt’in “Cennetin Gençleri” yada “Cennetin Efendileri” diye övülen iki ferdi olan Hasan ve Hüseyin’in doÄŸmadan önce bizim yaÅŸadığımız dünya açısından sanal sayılabilecek bir alemdeki Kırklar Cemi’nde oturmalarına ÅŸaşırmamak gerekir; yada birini delil gibi görüp, öbürünü sorgulamamak gerekir. Sonuç olarak Ünsal Öztürk konunun sonunda dikkatimi çeken ÅŸu paragrafı yazmış: “Bu tür alıntılar çoÄŸaltılabilir. AraÅŸtırmacıların tamamı ÅŸu yada bu ÅŸekilde Kırklar olayını yorumlamaktadırlar. İdeolojik duruÅŸlarına
göre, bakış açılarına göre, zorlamalarla yorumlarını sürdürmektedirler.” (a.g.e. s.234). Ben de kitapta bu paragrafın altına ÅŸu notu düÅŸmüÅŸüm: “Aynen senin de yaptığın gibi!”
Her toplumun yaÅŸamında çeÅŸitli ÅŸekilerde yer bulan geleneksel danslar mevcuttur. Aslında günümüzün popüler kültürünü ve bu anlamda piyasaya sürülen koreografie adı altında yaratılan dansları saymazsak, her dans o toplumun folklorik yapısının bir göstergesidir. Ve toplumların yapılarında dinin etkisi yok sayılamayacağından, her dansla meydana gelen harekette, dinin de bunda yeri yadsınamaz bir etkisinin olduÄŸu inkar edilemez sanırım. Aslında bu anlamda aleviliÄŸin köklerini Sümerler’de Hititler’de yada Åžaman Türkleri’nde arayanlar, Afrika’daki ilkel kabilelere yada Amerika’daki Kızılderililer’e gitseler, kat be kat fazla malzemeyle geri dönerler. Çünkü dünyanın hemen hemen her yerinde dini motiflerle süslenmiÅŸ danslar bulmak, günümüzde de mümkündür, ki bunlar geçmiÅŸteki ilkel topluluklarda daha da fazlaydı. Anadolu onlarca kültüre beÅŸiklik etmiÅŸ bir coÄŸrafya. Bugün Anadolu’daki bir köyden bir baÅŸka köye giderken bile farklı bir halk oyunuyla (halk dansıyla) karşılaÅŸmak mümkün. Üstelik bu danslar nüfus açısından bile bakıldığında sünni kökenli köylerde de fazlasızla mevcuttur. Üstelik rahmetli babamın dediÄŸi gibi, bizim nefeslerimizi “Loy Loy Tosıno”yla bir edemiyeceÄŸiniz gibi, bizim semahlarımızı da tutup eÄŸlencelik halk danslarıyla bir edemezsiniz! Haci Bektaşı Veli’nin dediÄŸi gibi “Bizim semahımız haÅŸa oyuncak deÄŸildir, o ilahi bir aÅŸktır.” Yine Hacı Bektaşı Veli “Dinine dizlerinle deÄŸil, yüreÄŸinle baÄŸlan!” diyor. İşte dinine yüreÄŸiyle baÄŸlananların ibadetinde, o ilahi aÅŸkı dile getirebilmek için elbette semah da olacak, baÄŸlama da olacak, nefes de olacak!
Onun için tavsiye ve ricam ÅŸudur: Herkesin içinde yaÅŸadığımız sistemle, dünyayla sorunu olabilir. Kimi sosyalist, kimi sosyal demokrat, hatta kimi liberal de olabilir. Bu anlamda karşı çıkılan zulüm duvarları, setleri de elbette vardır ve bu bana göre tüm insanlığın ortak sorunlarından birisidir. Ancak tutupta aleviliÄŸi ideolojik duruÅŸumuza kanalize etme çabası, aleviliÄŸin özüne küfürdür. Alevilik bindörtyüz yıldır neydiyse, ÅŸimdi de odur. Bunca erenler evliyalar ve Hak Ozanları ne olduÄŸunu bugüne kadar büyük bir aÅŸkla dile getirmiÅŸlerdir. Son yirmibeÅŸ otuz yıldır, ibadette meydana gelen boÅŸluk bu gerçeÄŸi deÄŸiÅŸtirmeye yetmez! EÄŸer illede birÅŸeyleri manupule etmek istiyorsanız, sizin yapmanız gereken en önemli ÅŸey, alevilerin arÅŸivlerindeki o erenlerin sözlerini, o evliyarın anlattıklarını ve o Hak Ozanları’nın nefeslerini yok etmenizdir. Gerçi bu anlamda II. Mahmut alevi-bektaÅŸi dergahlarındaki arÅŸivleri yok ederek, her dergahın başına bir nakÅŸibendi ÅŸeyhini getirerek ve her dergahın yanıbaşına bir cami yaptırarak size ister istemez bir hizmette bulunmuÅŸ ama yetmez! EÄŸer siz aleviliÄŸi illede baÅŸka birÅŸey olarak ispatlayacaksanız, o yüzlerce Hak Ozanları’nın sayıları binleri geçen nefeslerini insanlığın hafızasından silmelisiniz! Aksi taktirde bin tane de kanıt bulsanız, aleviliÄŸin özünün Ehli Beyt’e baÄŸlı bir inanç olduÄŸunun aksini ispat edemezsiniz! Nafile!
Dostlukla...
Bülent Aldede
09 Eylül 2010
(*) Nehc’ül – BelaÄŸa Hazırlayan: Abdülbaki Gölpınarlı DER Yayınları İstanbul ISBN 975-353-206-7 s.169 ve yine konuya dair s.172’deki 7 numaralı dipnot
 |