Ahmet KAYA
NazımHikmet
Salı, 31 Mart 2009 18:04
 Ahmet Kaya’nın 1957 sonbaharında doÄŸduÄŸu ÅŸartlar düşünüldüğünde, ömrünün çoÄŸunu sonbaharlarla geçireceÄŸini tahmin etmek pek de güç deÄŸildi aslında. Ne kumaÅŸ fabrikasında işçi olarak çalışan babasının dünyayı deÄŸiÅŸtirmek gibi bir iddiası vardı ne de doÄŸduÄŸu ÅŸehir Malatya’nın ve ailenin kırk metrekarelik evinin dünyanın güzelliklerini rahatça görebilecekleri bir penceresi. Belki doÄŸanın her türlü nimetiyle onurlandırdığı topraklardı doÄŸduÄŸu topraklar; ama dünyanın o yöresinde görülebilecek pek bir güzellik yoktu o yıllarda. İkinci Dünya Savaşı’nın iyiden iyiye yoksullaÅŸtırdığı Türkiye, küçük Ahmet’in doÄŸumundan üç yıl sonra cumhuriyetin ilk büyük askerî darbesine ÅŸahit olacak, idam sehpalarında baÅŸbakanlarını, bakanlarını görecekti. Otuz dört yıllık genç cumhuriyet, çok büyük acılara gebeydi. Binlerce yıldır din uÄŸruna, altın uÄŸruna ve hatta bazen bir kadın uÄŸruna onlarca ırktan milyonlarca insanın kanının döküldüğü Anadolu topraklarının acısı dinmeyecekti kim bilir kaç yıl daha.

BeÅŸinci ve son çocuktu Ahmet. Babası Adıyaman’dan Malatya’ya iÅŸ bulmak uÄŸruna göç etmiÅŸ bir Kürt, annesi çocuklarını namuslu ve iyi yetiÅŸtirmeye çalışan bir Türk’tü. Türkiye’nin o yıllardaki özeti gibiydiler yani biraz. Ahmet’in otoriteyle uyuÅŸmazlığı daha dört-beÅŸ yaÅŸlarında iken sokakla tanışmasıyla baÅŸladı. Sakin ve kendi halinde yaÅŸayan ailenin dünyayla çatışan, dışa dönük ve disipline edilemez bireyiydi o. Sinemaya gidebilmek için dedesinin ayvalarını manava satıyordu bazen, bazen mahallenin başıboÅŸ eÅŸeÄŸine binip zamanın en ünlü gazetesinde günlük bant olarak yayımlanan çizgi roman kahramanı Kara Murat olup kötüleri kılıçtan geçiriyordu.

Müziğe olan ilgisini keşfeden babası, Ahmet henüz altı yaşındayken nerdeyse boyu kadar bir bağlamayı doğum günü hediyesi olarak eve getirdi. Ailenin yemek parasından artırılıp alınan bu bağlamanın engellenemez bir fırtınanın ilk esintisi olduğunun kimse farkında değildi elbette.

Sanki bir uzvu eksik doğmuştu da Ahmet, o bağlama eve gelince tamamlandı vücudu.

Birkaç ay içinde baÄŸlamadan çıkardığı seslerle tüm aileyi bıktırdı. Oysa ona göre artık sahneye çıkmanın zamanıydı belki de. İnsanlar dinlemiyorsa o, dinleyecek birilerini mutlaka bulacak kadar inatçıydı. İlk konserini, bahçedeki kümeste tavuklara verdi. Tavuklar mutlu oluyor muydu bilinmez; ama Ahmet bu parasız konserleri uzunca bir süre devam ettirdi. İlk gerçek sahnesi içinse dokuz yaşına kadar beklemek durumundaydı. Dokuz yaşına geldiÄŸinde babasının çalıştığı fabrikanın işçilerinin düzenlediÄŸi işçi bayramı gecesinde kendini sahnede buldu. İşçiler Ahmet’i dinlemeyi, Ahmet kendini dinleyen işçileri çok sevmiÅŸti o gün… Yüz binlerce insanın, işçinin hayatlarının yeniden darmadağın olacağı ikinci darbeye üç yıl vardı. O gece ne oradaki işçiler ne de Ahmet, çok yakın bir gelecekte işçi bayramını kutlamak şöyle dursun, işçi kelimesini bile kullanamayacaklarını bilmiyorlardı.

Türkiye on binlerce üniversite öğrencisini, işçisini hapishanelerde çürümeye yollarken 1971 darbesine damgasını vuran olay, Amerikan emperyalizmine karşı duran henüz yirmili yaşlarının ortasındaki üç sosyalist gencin, hiç kimseyi öldürmedikleri ve yaralamadıkları halde, hızla yapılan bir yargılamanın ardından idam edilmeleri oldu. Ahmet on beş yaşındaydı. Anadolu toprakları, verdiği nimetlerin karşılığını almaya devam ediyordu. Bu toplumsal ve siyasal atmosfer eşliğinde bir kuşak daha büyüyor ve onların bilinci şekilleniyordu. Bu kuşağın tanıklık edeceği ilk haksızlık da bu olmayacaktı.

Ahmet okula gidiyor ve geri kalan zamanlarında bir aile dostlarının kaset, plak satan müzik dükkânında çalışıyordu. Bu dükkânda çalıştığı sıralarda, çok çeÅŸitli müzik türlerini tanıma imkânı buldu. Özellikle dükkâna gelen, Ruhi Su kasetleri alan ve bol paçalı pantolon giyen uzun saçlı gençler dikkatini çekmekteydi. Yıllar sonra kendi hayatını anlatan bir belgeselde onlara o zamanlar “Sucular” dediÄŸini söyleyecekti. Ahmet’in Sucular dediÄŸi gençler, toplumsal duyarlılığı olan ve bütün dünyada 68 kuÅŸağı olarak anılan kuÅŸağın Türkiye’deki yansımasından baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildi. Ahmet’in yazdığını hatırladığı ilk beste de o gençlerden biri olan, Volkswagen marka bir minibüsle dolmuşçuluk yapan ve bir süre yanında muavin olarak çalıştığı, çok sevdiÄŸi BaÅŸar AÄŸabey’i için yazılmıştır. Bir gün sokak ortasında aniden polis tarafından tutuklanıp götürülen BaÅŸar’ın durumuna çok üzülen Ahmet, “Bir Volkswagen alacağım, adını BaÅŸar koyacağım.” diye baÅŸlayan bestesiyle yüzlerce ÅŸarkılık bir repertuvarın ilk adımlarını attığını bilmemektedir elbette.
Aile, babanın emekli olması ve alınan emekli maaşının geçinmeye yetemeyecek kadar az olması nedeniyle Malatya’yı terk edip yeni bir iÅŸ ve çocuklar için daha iyi bir gelecek umutlarıyla İstanbul’a göç etme kararı alır. Dönem, tüm Türkiye’de göç dönemidir. Yüzlerce otobüs ve kamyon doÄŸudan, batıdaki ÅŸehirlere ve özellikle de İstanbul’a her gün umut taşımaktadır. Her gün binlerce küçük çocuk, tıpkı Ahmet’in o zaman hissettiÄŸi büyük ÅŸehrin içlerine saldığı korkuyu ve bunun üzerlerine tüm ihtiÅŸamıyla çöküşünün ezilmiÅŸliÄŸini yaÅŸamaktadır. Ahmet, ilk kez gördüğü denizi kocaman bir dere sanmış, eÅŸyalarının bulunduÄŸu kolilerin üzerinde yazan “Malatya” yazısından dolayı küçümsendikleri bir ÅŸehre geldiklerini daha ilk gün anlamış ve yine daha ilk gün aynı dili konuÅŸtukları halde kendi konuÅŸmasındaki aksan yüzünden “öteki” olduÄŸunu fark etmiÅŸtir. Bu “fark”lılık, emeklerinden baÅŸka kaybedecek ÅŸeyleri olmayanları giderek yalnızlaÅŸtırmakta ve bu da çaresiz bir öfke mecrasına doÄŸru birikmektedir.

Türkiye’nin batısı nüfus olarak kabardıkça toplum katmanları arasındaki uçurum büyümekte, siyasî kutuplaÅŸmalar uçlara gitmekte, ülke her yeni gün en batısından en doÄŸusuna daha fazla gerilmektedir. Üniversitelerden her gün yeni ölüm haberleri gelmekte, gün be gün kötüye giden ekonomi ve iÅŸsizlik, sokaklara taÅŸan kalabalıklar yaratmaktadır. Ahmet, okulu bırakıp aile ekonomisine katkıda bulunmak için çalışmak zorundadır artık. Sokağı artık baÅŸka bir gözle tanımaya ve baÅŸka türlü algılamaya baÅŸlamıştır. Kızlı erkekli gezen İstanbul gençliÄŸine çok özenir; ama onlar gibi giyinmenin kendisine yakışmadığını hissedip çok üzülür. Ne doÄŸduÄŸu ve bildiÄŸi kültürü tamamen bırakabilir ne de İstanbul’u Malatya yapabilir. Birçok vasıfsız iÅŸe girer çıkar o yıllarda. Kısa süreli de olsa iÅŸportacılık, çeÅŸitli iÅŸ yerlerinde çıraklık yapar; ama asla baÄŸlamasını bırakmaz. Müzikle yatıp müzikle kalkmaktadır. Ve tabii ki ülkenin içinde bulunduÄŸu durum, ruh hâlini nasıl etkiliyorsa müziÄŸini de etkilemektedir.

Çalışmaya baÅŸlayıp okulu bırakması, Ahmet’e sokağı daha fazla tanıma ÅŸansı vermiÅŸ; ama içinde bir yara daha açılmasına neden olmuÅŸtur. Konservatuvar okumak istemektedir; ama artık bu çok olası görünmez. Umudunu diri tutabilmek için liseyi dışardan bitirmeye karar verir. Ahmet’in iç depreminin en sarsıcı yıllarıdır bunlar. 70’li yılların ikinci yarısına doÄŸru geliÅŸen toplumsal muhalefet, kanalize olacak hiçbir alan bulamamakta, bu belirsiz iklim içinde en çok üşüyenlerden biri de tüm bunların farkında olarak hayata o yaşın heyecanıyla bakan Ahmet olmaktadır. Ne olacağını bilememenin ötesinde, yıllar sonra kendisinin de anlatacağı gibi besteler yapmakta; var olma, biraz para kazanabilme çabasıyla umutsuzca sokaklarda gezmektedir. O günlerde, tamamen mutsuzlaÅŸtığı ve umutsuzlaÅŸtığı bir gün yanından geçtiÄŸi ve hiç tanımadığı insanların bulunduÄŸu bir düğün salonuna girip kendini düğünde dans edenlerin arasına atarak delirmişçesine ve aÄŸlayarak dans ettiÄŸini yıllarca hiç unutmayacak ve birçok sohbette anlatacaktır.

Öteki olmanın, ayrıksı durmanın, çaresizliÄŸin ve tutunamamanın birleÅŸtirdiÄŸi gençler, tüm idealizmleri ve hayatı deÄŸiÅŸtirme iddialarıyla her alanda örgütlenmeye baÅŸlamışlardır. Tüm devrimci arkadaÅŸları gibi Halk Bilimleri DerneÄŸi’ne gidip gelmeye ve oradaki kültürel çalışmalara katılmaya baÅŸlar. Elbette orada da baÄŸlaması elinden hiç eksik olmamaktadır. Daha ilk günlerden garipsenir Ahmet’in baÄŸlama çalışındaki fark. Kendi başına öğrendiÄŸi için herhangi bir metoda ya da öğretiye uymamaktadır Ahmet’in çalış biçimi. O dönem, hayranı olduÄŸu Ruhi Su’nun BoÄŸaziçi Üniversitesi’ndeki bir dinletisine gider ve dinletiden sonra bir yolunu bulup “Usta”nın yanına ulaÅŸmayı baÅŸarır. “Ruhi Su besteleri”ni kendisinin nasıl yorumladığını göstermek istemektedir Ruhi Usta’ya. Ruhi Usta’nın en bilinen eserlerinden “Mahsus Mahal” isimli ÅŸarkıyı çalar. Usta, ÅŸarkıyı yarıda kesip baÄŸlamayı Ahmet’in elinden alır ve kızarak “Öyle at teper gibi baÄŸlama çalınmaz, kavga edilmez baÄŸlamayla, baÄŸlama ile meÅŸk edilir.” der. Ahmet, ÅŸaÅŸkınlıkla oradan uzaklaşır; ama tabii ki bildiÄŸini yapmaya devam edecektir. Ustanın sözleri Ahmet’i daha da biler, o güne kadar pek denenmemiÅŸ ÅŸeylerin peÅŸindedir hep. Besteleri de bilinen hiçbir tarzın içine girmediÄŸinden garipsenmektedir.

Halk Bilimleri DerneÄŸi’ndeki arkadaÅŸlarıyla müzik dinletileri ve halk oyunları gösterileri sunmak amacıyla Türkiye’nin çeÅŸitli yerlerine giderler. Bir yandan çeÅŸitli dernek ve sendikaların ya da öğrenci kuruluÅŸlarının düzenlediÄŸi bu ‘Devrimci Geceler’de, dönemin âşıkları ve sanatçıları ile birlikte sahneye çıkan Ahmet, baÄŸlamasını öfkeyle çalıp devrimci marÅŸlar ve türküler söylemekte, diÄŸer yandan tüm toplumsal duyarlılığı ile halkın içinde, onların somut ve yaÅŸamsal taleplerine yanıt olabilmek amacıyla onlarla dayanışmaktadır. Van Depremi sonrası kamyonlarla eÅŸyalar toplayıp depremzedelerin yanına giden devrimci gençlerin içinde de, bir gecekondu mahallesi oluÅŸumundaki dayanışmada da Ahmet vardır.

1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanı’ndaki işçi bayramı kutlamalarında, çevre binalardan bugün bile hâlâ kimler tarafından açıldığı bilinmeyen otomatik silah ateÅŸi altında yanı başındaki arkadaÅŸlarını yitirir Ahmet. Ayakkabısının kalan tekiyle oradan saÄŸ salim kurtulsa da arkadaÅŸ ölümlerine tanıklık etmenin ilk acısını, masum içerikli bir afiÅŸi asarken gözaltına alınarak ‘içerde’ olmanın nasıl bir duygu olduÄŸunu yaÅŸamıştır artık.

Muhalif ve öfkeli kalabalıklar, kendilerine bir ‘yarın’ kurabilme telaşı ve hazırlığı içindeyken liseyi dışarıdan bitirip EÄŸitim Enstitüsü’nün Keman bölümüne girdiÄŸi sıralarda, Halk Bilimleri DerneÄŸi’nde Emine isimli bir kızla tanışır; çok geçmeden yakınlaÅŸan ve kendilerini aynı saflarda hisseden iki genç, evlenmeye karar verirler. NiÅŸanlanırlar; ancak bu ülkede her erkeÄŸin hayata atılmadan önce yapması gereken bir görev vardır: Askerlik. 1978 yılında, Ahmet yirmi bir yaşındayken keman eÄŸitimini yarıda, niÅŸanlısını ardında bırakarak on sekiz ay sonra dönmek üzere askere gider.

AskerliÄŸi Gelibolu’ya çıkar. Kısa sürede müziÄŸe ilgisini ve kabiliyetini keÅŸfeden komutanları onu orduevinin orkestrasında görmek isterler. AskerliÄŸinin tamamını orkestranın joker elemanı olarak geçirir. Birçok müzik aletiyle kurduÄŸu bağını burada geliÅŸtirir. BaÄŸlamayla yaptığı müziÄŸe kafasında kemanla kattığı Batı motifleri, askerdeyken çello gibi daha klasik aletleri mecburiyetten çalmasıyla daha da geliÅŸir.

Askerlik dönüşü daha saçları bile uzamadan hem Ahmet’in hayatının hem de Türkiye’nin üçüncü ve en büyük darbesi geliverir. 12 Eylül sabahı Türkiye, askerî marÅŸlarla uyanır. Tüm kabine tutuklanarak hapse atılır ve sokaklarda bir sürek avı baÅŸlar. Ahmet’in birçok arkadaşı yakalanarak kimsenin bilmediÄŸi yerlere götürülür, gidenlerden haber alınamamaktadır. Askerlik öncesinde birkaç kez gözaltına alınması ve Halk Bilimleri DerneÄŸi ile olan baÄŸlantısı yüzünden kendisini de aynı akıbetin beklediÄŸini düşünüp gergin günler yaÅŸamaya baÅŸlar. Türkiye’nin üzerinden tank paletleri geçmektedir. Bugünkü tahminlere göre 600.000 kiÅŸi çeÅŸitli nedenlerle tutuklanır, binlerce kiÅŸi iÅŸkencelerde hayatını yitirir, binlerce kiÅŸi kaçak yollardan yurtdışına kaçıp çeÅŸitli ülkelere sığınır. Türkiye, kötü yönetilmenin cezasını, gencecik ömürleri tüketerek ödemektedir.

Ahmet tutuklanmaz; ama yapayalnız kalmıştır. Tüm arkadaÅŸları, neredeyse tanıdığı herkes hapishanelerde ya da bilinmeyen bir yerlerdedir. 1981 yılı Ahmet’e bir baÅŸka büyük acıyı daha getirir. Nisan ayında hayatta en deÄŸer verdiÄŸi, o güne dek Ahmet’in müziÄŸine gerçekten inanan tek insan olan babasını o yıl sonsuzluÄŸa uÄŸurlarlar. Ahmet kimseye görünmeden, babasının ona aldığı ilk baÄŸlamayı eline alıp günlerce sokaklarda aÄŸlar.

Emine ile Ahmet evlenmiÅŸ, aylar geçtikçe darbenin içinde yaÅŸamayı öğrenmiÅŸlerdir. Ahmet müzik yapıp içindekileri anlatmak, hapishanelerdeki dostlarına sesini ulaÅŸtırmak istemektedir; ama artık geçindirmek zorunda olduÄŸu bir de evi vardır. Zira çok geçmeden 1982 yılı AÄŸustosu’nda çiftin bir kızları olur. ÇiÄŸdem koyarlar adını. Ahmet alır baÄŸlamasını eline ve bir ÅŸarkı yazar; ÇiÄŸdem’e doÄŸduÄŸu dünyanın kötülüğüne aÄŸlamamasını, geleceÄŸe iliÅŸkin umutları taze tutmak gerektiÄŸini söyler ÅŸarkısında: “AÄŸlama bebeÄŸim, aÄŸlama sen de, umut sende, yarın sende… Çok uzakta öyle bir yer var; o yerlerde mutluluklar, paylaşılmaya hazır bir hayat var...”

Kısa bir süre sonra Ahmet’in albüm yapmak peÅŸinde olması, evi geçindirecek parayı kazanamaması, Emine’yi gelecek kaygısına sürükler. Bir gün hiç haber vermeden, o sıralarda birkaç aylık olan bebek ÇiÄŸdem’i de alarak evi terk eder Emine ve boÅŸanırlar. Bir kez daha, baÄŸlaması ve Ahmet yapayalnızdırlar.

1984’e gelindiÄŸinde Ahmet ısrarla ÅŸarkıları cebinde, müzik ÅŸirketlerinin kapısını aşındırmaktadır. Åžarkılar da, Ahmet de yorulmuÅŸtur artık. Bilinen hiçbir türe benzememesi ve toplumsal içeriÄŸi yüzünden korkulması nedeniyle hiçbir firma yanaÅŸmaz Ahmet’in albümünü yapmaya; ancak dipten derinden Ahmet’in adı ve ÅŸarkıları dillerde dolanmaya baÅŸlamıştır. Birkaç arkadaşının yardımıyla Hodri Meydan Kültür Merkezi ve Bilsak’ta dinleti düzenler ve afiÅŸlerinde de Ruhi Usta’nın kendine söylediÄŸi cümleye gönderme yapar: “BaÄŸlama Böyle de Çalınır!”

Bu dinletinin umulanın çok üzerinde ilgi görmesi üzerine, elde kalan küçük bir para, arkadaÅŸlarının ve annesinin de küçük katkılarıyla Ahmet yine BeyoÄŸlu’nda, Sezer BaÄŸcan’ın DeÄŸiÅŸim Stüdyosu’nda alır soluÄŸu. Albümünü kendi yapacaktır. Sezer BaÄŸcan, deÄŸiÅŸik ÅŸarkıları olan bu istekli genci çok sever ve baÅŸlarlar albüme. Åžarkıları o dönem için çok tehlikelidir. Öyle ÅŸarkıları yayımlamayı bırakın, dinlemek bile suç olabilecek, hapishane kaçınılmaz son olacaktır; ama Ahmet şöyle der: “İş yok, sokaklarda aç geziyoruz, terk edildim, bebeÄŸim bana gösterilmiyor, tüm arkadaÅŸlarım da zaten içerde. Åžarkılarımı söyler, arkadaÅŸlarımın yanına giderim…” Ancak Ahmet ileride kendisinin de itiraf edeceÄŸi gibi hapse girmek istemekte; ama orda çok durmak istememektedir. Albümdeki onca eleÅŸtirel ÅŸarkının içine bir de Türk ordusunun KurtuluÅŸ savaşındaki kahramanlığını anlatan bir ÅŸarkı koyar… Kafalar karışacaktır!
Albüm kısa sürede ve zor ÅŸartlarda biter. BitmiÅŸ bir albüm satmasa da fazla ticarî bir risk getirmeyeceÄŸinden bir firma bulması zor olmaz Ahmet’in. ÇiÄŸdem’e yazdığı ÅŸarkının adı olan “AÄŸlama BebeÄŸim” adıyla yayımlanır albüm 1985 yılının Nisan ayında. Hemen ardından İstanbul’un o günlerdeki en prestijli salonlarından biri olan Åžan Tiyatrosu’nda da tek başına bir konser verir ve salon hiç beklenmedik ÅŸekilde tıka basa dolar.

“AÄŸlama BebeÄŸim” albümü yayımlanır yayımlanmaz toplatılır ve Ahmet gözaltına alınır. İlk mahkemede hâkim, Ahmet’in “AÄŸlama BebeÄŸim” ÅŸarkısındaki “Çok uzakta öyle bir yer var, o yerlerde mutluluklar” sözlerine takılmıştır. O güzel yerlerin nereler olduÄŸunu sorarlar Ahmet’e! Yargılama kısa sürer, belki de o kahramanlık ÅŸarkısının kafa karıştırmasıyla ve Danıştay kararıyla albüm serbest bırakılır. Firma ve Ahmet, albümün satışının serbest bırakıldığını gazeteye ilan vererek duyurur. “Ahmet Kaya’nın yasaklanan “AÄŸlama BebeÄŸim” isimli albümü mahkeme kararıyla serbest bırakılmıştır.” içeriÄŸiyle çıkan ilan, albüme olan ilgiyi artırır. Hiç beklenmedik bir ÅŸekilde albüm önce hapishanelerde, sonra sokakta inanılmaz bir ilgi görmeye baÅŸlar. Ahmet, albümüyle yüz binlerce siyasî tutsağın ve onların ailelerinin sesi olmuÅŸtur.

Hapse 1980’de girenlerin bir kısmı yavaÅŸ yavaÅŸ hapisten çıkmaya baÅŸlamıştır. İkinci albüm için yeniden DeÄŸiÅŸim Stüdyosu’na girilir. DeÄŸiÅŸim Stüdyosu’nun sahibi Sezer BaÄŸcan, ünlü sanatçı Selda BaÄŸcan’ın aÄŸabeyidir ve Selda da darbeden sonra çok kısa bir süre Metris Askerî Cezaevi’nde yatmıştır. Selda hapisteyken oradaki kızlardan biri ile çok yakın bir arkadaÅŸlık kurar. İşte o kız; Gülten HayaloÄŸlu, dört yıl yatıp hapisten çıkınca dostu Selda BaÄŸcan’ın ısrarı üzerine DeÄŸiÅŸim Stüdyosu’nda çalışmaya baÅŸlar. Ahmet’in ikinci albümünün kayıtları sırasında Gülten ve Ahmet stüdyoda uzun süre sohbet etme imkânı bulurlar, dünyaya karşı aynı duygularla dolu iki gencin uzun sohbetleri kısa sürede su sızmaz bir arkadaÅŸlığa dönüşür. Gülten, Ahmet’in ilk albümünü onunla tanışmadan dinlemiÅŸ ve çok beÄŸenmiÅŸtir zaten; ama birçok kiÅŸi gibi o da Ahmet’in yüzünü bilmiyordur tanışana kadar. Çok geçmeden ikinci albüm “Acılara Tutunmak” yayımlanır ve o sıralarda da Gülten’le aralarındaki dostluk aÅŸka dönüşür. İkinci albüm de hiç reklâm yapılmadan dilden dile dolaÅŸarak inanılmaz satış rakamlarına ulaşır. Bu mutluluÄŸu, sevdiÄŸi kadınla yaÅŸayacaktır Ahmet.

Albümler satmakta; ama para kazanılamamaktadır. Birçok yerde konser vermeye baÅŸlar Ahmet tek başına, baÄŸlamasıyla. Birçok konserde gözaltına alınır, tutuklanır. Bu sırada Gülten’le evlenmiÅŸlerdir. O günlerde Gülten hapishanede tanıdığı bir idam mahkûmunun, Nevzat Çelik’in annesine yazdığı ÅŸiiri Ahmet’in önüne koyar: “Åžafak Türküsü”. 1986 yılıdır ve hâlâ yüz binler hapishanelerde, haklarında karar bile alınamamış, yıllardır mahkemelerinin bitmesini beklemektedir. Hapishane önleri aÄŸlayan anneler ve babalarla doludur. Üçüncü albüm, Ahmet’in bestelediÄŸi “Åžafak Türküsü” adıyla çıkar. Ahmet bir kez daha toplumun kanayan yarasını anlatmış, bir kez daha sistemin yaramaz çocuÄŸu olmuÅŸtur. Gözaltılar ve sorgular hiç bitmez; ama Ahmet artık iyiden iyiye tanınan ve çok tartışılan bir isimdir. 1986 Åžafak Türküsü’nün yılı olurken 1987, Gülten-Ahmet çiftinin kızları Melis’in dünyaya gelmesiyle Ahmet’in ikinci babalığının da yılı olur. Ahmet, asıl Melis’te yaÅŸayacağı baba olma duygusunun heyecanıyla inanılmaz üretkendir ve yepyeni bestelere peÅŸ peÅŸe imza atmaya baÅŸlar.

1987’de, gazetelerde “çok satanlar” listeleri de moda olmaya baÅŸlamıştır. Ahmet’in o yıl çıkan “An Gelir” albümü liste başına oturunca gerçek satışlar ve Ahmet’in ne kadar çok dinlendiÄŸi resmî olarak da ispatlanmış olur. O güne dek herhangi bir kategoriye sokulamayan Ahmet’in müziÄŸi belki de gazetelerin tür saptama gereÄŸi duymasından, yeni bir tür adı yaratır: Özgün Müzik. Ahmet, kendi kulvarını açmış ve onun müziÄŸinin adı konulmuÅŸtur artık.

Gülten’in ÅŸair bir aÄŸabeyi vardır: Yusuf HayaloÄŸlu. Yusuf, ÅžiÅŸli’deki küçük atölyesinde tasarım, yontu ve grafik iÅŸleri yapmaktadır. AÄŸabeyinin ÅŸiirlerini ve üretkenliÄŸini bilen Gülten, bu ÅŸiirlerle Ahmet’in müziÄŸinin buluÅŸmasından iyi bir sonuç çıkacağına inanmakta, ÅŸarkı sözü yazmayı hiç düşünmeyen Yusuf’la Ahmet’i ortak üretimde buluÅŸturmayı çok istemektedir. Bir gün Tarabya sırtlarında hep birlikte yemekteyken bu konuda sürekli direnen Yusuf, Ahmet’in önüne ilk ÅŸarkı sözü denemesini koyuverir: “Hani Benim GençliÄŸim”. Yıllarca dillerden düşmeyecek, Türkiye’de bir fenomen olacak ve ellerinden tüm sevdiÄŸi ÅŸeyler alınmış bir gençliÄŸi anlatan bu sözleri okur okumaz Ahmet aÄŸlamaya baÅŸlar. Gece eve döner dönmez bir çırpıda besteler sözleri. Takip eden günlerde yine Yusuf’un birkaç ÅŸarkı sözünü de besteleyip kendi ÅŸarkılarının yanına koyan Ahmet, 1987 yılının Kasım ayında “Yorgun Demokrat” adlı albümünü yapar. Albüm yine defalarca yargılanır; ama yine liste baÅŸlarından inmez ve Ahmet’in baÅŸarısının, sistemle uyuÅŸmazlığının, muhalifliÄŸinin geçici olmadığı kanıtlanır.

Ahmet üretmeye devam ederken işçilere, öğrencilere, Türkiye’nin her yerinde hak ettikleri yaÅŸam için mücadele ettiÄŸine inandığı maÄŸdurlara ÅŸarkılarıyla destek olmaya gider; bir yandan konserler veriyorken öte yandan ardı ardına albümler yapmaya da devam eder. 1988’in AÄŸustosu’nda “BaÅŸkaldırıyorum” ve 1989 Nisanı’nda tek baÄŸlamayla verdiÄŸi konser kayıtlarından oluÅŸan “Resitaller” albümünü piyasaya çıkarır. Her iki albüm de bir kez daha dönemin en çok satan albümleri olurken özellikle “Resitaller”in tek enstrüman ve iki mikrofonla kaydedilmiÅŸ bir albüm olarak listelerin başına yerleÅŸip uzun süre inmemesi de bir ilk olarak tarihe yazılacaktır
1990 yılında ilk kez çok geniÅŸ bir alanda konser verme ÅŸansı bulan Ahmet’in Gülhane Parkı’ndaki konserine 70.000 biletli, tahmini 150.000 kiÅŸi gelir. Konserde büyük olaylar çıkar, polis havaya ateÅŸ açar ve seyircilerden çok sayıda yaralanan olur. Ahmet, bir kez daha, bir seyircinin sahneye atlayıp boynuna doladığı fuların sarı-kırmızı-yeÅŸil renklerinin Kürt simgesi olması gerekçesi ile yargılanır.

Profesyonel anlamda müziÄŸe baÅŸladığı yıllarda Ahmet’in bu kadar geniÅŸ kitleye ulaÅŸabilmiÅŸ olmasının diÄŸer ilginç tarafı da o dönemde Türkiye’de hiçbir özel televizyonun bulunmayışı, sadece devlet televizyonu ve radyosunun bulunmasıdır aslında. Yani Ahmet Kaya yasaklı olduÄŸu için iÅŸitsel ve görsel hiçbir medya organında duyulmuyor, görülmüyor, ÅŸarkıları çalınmıyor, adı bile anılmıyordur. Konserlere ağırlık vermeye devam eder Ahmet. Onu sadece bir resim olarak tanıyan hayranları da gittiÄŸi her yerde konser salonlarını tıka basa doldurur.

Ahmet’i o yılların gazete kupürlerinde genellikle ya yargılanırken, ya konserlerinde çıkan olaylar nedeniyle, ya üniversitelerdeki antidemokratik uygulamaları protesto eden öğrencilerin eylemlerine destek olmak için açlık grevlerinde, ya grev yapan işçilerin yanında ya da mahkûm yakınlarına yaptığı yardımlar sırasında görebiliyoruz.

80’lerin sonuna doÄŸru Türkiye birkaç yıl önce askerî izinler ve yönlendirmelerle kurulan meclisiyle çok partili demokrasiye geri dönmüş olsa da hâlâ hapishaneler 12 Eylül 1980 darbesiyle hapse girenlerle doludur ve ülke gerçek demokrasiden çok uzaktır.

1982 yılında yapılan ve darbe anayasası olarak anılan anayasa yürürlüğe girse de akademisyenler, uygulayıcılar, siyasal partiler, dernekler, sendikalar, basın-yayın organları tarafından şiddetle eleştirilmektedir.

Eylül’ün o ağır koÅŸullarında baÅŸlayan ve hâlâ süren davalarda, mahkemeler idam cezaları, müebbetler veriyor; sesleri kısılmaya çalışılan tüm bir kuÅŸak karalanıyor, kötüleniyor, iyi ve güzel olan her ÅŸeyden soyutlanmaya çalışılıyordu. Kendisini yeniden hayatın içine sürmeye çalışan gençliÄŸin, hayatı deÄŸiÅŸtirme ütopyası sürse de, onlar cezaevlerindeki direniÅŸleriyle umutlarını ayakta tutmaya çalışsalar da daha uzun yıllar boyunca paylarına sadece acı düşecekti. Bu ülkeyi ve bu halkı kendimizden daha çok sevdik diyen bu gençler düşlerinin cezasını çekiyorken Türkiye’nin ilk özel televizyonları da o yıllarda kurulup yurtdışından Türkiye’ye yayın yapmaya baÅŸlarlar. Bundan sonra Ahmet Kaya ilk kez televizyonlarda boy gösterecek ve halkla daha yakından tanışacaktır. Onun muhalif dilini, haksızlıklar karşısında hiç korkmadan aÄŸzına geleni söylemesini daha yakından tanıma fırsatı bulan sevenleri ona daha fazla baÄŸlansa da sistem, bu gidiÅŸata engellerini doz arttırarak koymaya devam edecektir; çünkü düşsüz bırakılmış bir kuÅŸağın sesi olmuÅŸtur artık Ahmet. Tarihsel ve gündelik kaygıları bir arada yaÅŸayarak üreten Ahmet’in üretimi ne kadar yok sayılırsa onu benimseyenler o kadar çoÄŸalır. Albümleri birçok ilde toplatılır, konserleri yasaklanır, hakkında onlarca yıl istenen davalar açılır.

Özel televizyonların çoÄŸalması Ahmet Kaya’ya kendini ilk ağızdan anlatma fırsatını doÄŸurduÄŸu gibi, onun içindeki görsel sanat merakını da ortaya çıkarır. Eski ÅŸarkıları da dâhil birçok ÅŸarkısına kendi yönetmenliÄŸinde video klipler çeker. Ahmet artık Türkiye’nin en çok konuÅŸulan, en popüler ve en çok satan birkaç sanatçısından biri durumuna gelmiÅŸtir. Bir muhalif olarak bu durumu doÄŸru deÄŸerlendirme gerekliliÄŸinin farkındadır Ahmet. Her adımında medya tarafından takip edilirken reytinginin yüksekliÄŸi nedeniyle birçok televizyon programına sıkça çaÄŸrıldığında, her fırsatta toplumsal mesajlarını verir. DoÄŸru bildiklerini kendine has üslubuyla söylemeden duramaz. Medya için çok istek alınan bir malzeme olmakla beraber, ağır eleÅŸtirileri ve muhalif üslubuyla da yine medya tarafından hem çekinilen hem çok eleÅŸtirilen bir adam olur.

Bu yıllarda yurtdışı ve yurtiçi konserleriyle birlikte peÅŸ peÅŸe, her biri satış rekorları kıran albümler yapar. Sırasıyla: İyimser Bir Gül (Kasım 1989), Resitaller 2 (Mayıs 1990), Sevgi Duvarı (Ekim1990), Başım Belada (AÄŸustos 1991), Dokunma Yanarsın (Temmuz 1992), Tedirgin (Nisan 1993) albümlerini piyasaya çıkarır. Her bir albüm, listelerde en üst sıraya yerleÅŸirken Ahmet Kaya çeÅŸitli kurumlar ve gazetelerden onlarca ödül alır. Aynı yıllarda, her siyasî görüşten Ahmet Kaya taklitleri piyasaya çıkmaya baÅŸlar. Piyasayı saran birçok albümün kapağında Ahmet Kaya gibi giyinmiÅŸ, Ahmet Kaya gibi sakalı olan, Ahmet Kaya gibi duran sanatçılar vardır ve bunlar, Ahmet Kaya müziÄŸine benzetilmeye çalışılan ÅŸarkılar söylemektedirler. Öyle ki bunların çoÄŸunluÄŸunda Ahmet Kaya’nın ÅŸivesinden kaynaklanan bazı kelimelerin farklı vurgusu bile aynen Ahmet Kaya gibi söylenmiÅŸtir.
Ahmet’in dünya üzerinde en çok merak ettiÄŸi ülkelerden biri Küba’dır. 1993 yılında eÅŸi Gülten, kızları Melis ve bir grup arkadaşıyla Küba’ya, 1 Mayıs kutlamalarına giderler. Küba’da birçok sanatçıyla ve hükümet görevlisiyle tanışır Ahmet. Dönüşte Küba’nın ünlü Tropicana grubunun bir kısmını Türkiye’ye davet eder. Davet üzerine Türkiye’ye gelen Tropicana’dan dokuz kiÅŸilik bir ekibi kendi evinde de misafir eder Ahmet ve gelirinin tamamı Kübalı çocuklara kalmak üzere on altı konserlik bir turne yaparlar.

Bu dönemde Ahmet Kaya, Bosnalı çocuklar için, Danimarkalı işçiler için yapılan konserlere katılır. Avrupa’nın hemen her ülkesinde çeÅŸitli yardım konserleri verir.

90’lar, Anadolu topraklarındaki bitmeyen kavgaların bir yenisinin iyiden iyiye alevlenmesiyle baÅŸlar Türkiye’de: Kürt sorunu. Türkiye’nin doÄŸu ve güneydoÄŸu illerinde PKK ile Türk ordusunun mücadelesi kısa zamanda etkisini tüm Türkiye’de gösteren bir iç savaÅŸa dönüşür. Türkiye’nin dört bir yanında her gün olaylı, gösterili cenazeler kaldırılır. Anneler oÄŸullarına aÄŸlarken doÄŸuda Kürt nüfusun çoÄŸunlukta olduÄŸu bölgelerden de neredeyse her aileden birkaç kiÅŸi daÄŸlara çıkıp savaÅŸmaya baÅŸlamakta, yas hiç bitmemektedir. “Kürt diye bir ÅŸey yok, Kürtçe diye bir dil yok.” denildikçe Kürt kökenli vatandaÅŸlar PKK saflarına geçmekte; PKK tarafından gelen saldırılar çoÄŸaldıkça devlet, önlemlerini sertleÅŸtirmektedir. SavaÅŸ ortamının gergin günleri ve sert önlemler sırasında medya, Kürt sözcüğünü korkulacak bir sözcük haline getirir. Artık Kürt demek, PKK demekle neredeyse özdeÅŸleÅŸtirilir. Milyonlarca Kürt ve Türk binlerce yıldır dost olarak yaÅŸadıkları bu coÄŸrafyada, birer yabancıdırlar artık. PKK saflarında hiç bulunmadan, PKK ile hiçbir iliÅŸkide olmadan Kürt dilinin ve kültürünün kabul edilmesi ve buna saygı gösterilmesi gerektiÄŸini söyleyen birçok insan da vatan haini ilan edilmeye baÅŸlar. Bunlardan biri de Ahmet Kaya’dır.

Medya’nın uzattığı hemen her mikrofonda, her konserinde, her televizyon programında bu sorunu dile getirir Ahmet Kaya. Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmesini deÄŸil, daha da birleÅŸmesini istediÄŸini ve tam demokratik bir Türkiye Cumhuriyeti’nde her ırktan insanla kardeşçe yaÅŸamak istediÄŸini anlatmaktadır her seferinde; ancak devletin bu ülkede Kürtlerin de yaÅŸadığını kabul etmesi, Kürt dilini ve kültürünü tanıması, doÄŸudaki Kürt nüfusun yoÄŸun olduÄŸu yerlere daha iyi eÄŸitim ve yaÅŸam koÅŸulları getirilmesinin gerektiÄŸini vurgular hep. Hiçbir zaman, hiçbir örgütü desteklemediÄŸini, sanatın örgütler üzeri olduÄŸunu ve örgütlü sanat yapılamayacağını, sadece kendi doÄŸrularını söyleyip ÅŸarkılaÅŸtırdığını, en doÄŸusundan en batısına kadar Türkiye’yi çok sevdiÄŸini, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü savunduÄŸunu, ancak “Kürt diye bir ÅŸey yok.” demenin sorunu hiçbir ÅŸekilde çözmeyeceÄŸini söyler durur. Ahmet “Kürt” dedikçe basında çıkan Ahmet Kaya haberleri sertleÅŸir.

1994’te çıkardığı “Åžarkılarım DaÄŸlara” albümü yayımlanır yayımlanmaz çok açık arayla listelerin başına oturur. Albümden üç parçaya aralıklarla çekilen klipler tüm televizyonlarda en çok istenen klipler olurlar (Saza Niye Gelmedin, Kum Gibi, AÄŸladıkça). Bu albümde hâlâ dillerden düşmemiÅŸ ÅŸarkılardan “AÄŸladıkça”nın söz yazarı ise eÅŸi Gülten Kaya’dır.

Åžarkılarım DaÄŸlara, bugüne kadar resmî 2 milyon 800 bin satışla, kırılması çok zor bir rekora ulaÅŸmıştır. Türkiye’de bandrolsüz, yasadışı kaset ve CD üretiminin bandrollü satıştan çok yüksek olduÄŸu gerçeÄŸinden yola çıkılırsa bu satışın aslında birkaç kat daha fazla olduÄŸunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Albümün hemen ardından Kanal D ile bir program anlaÅŸması yapar Ahmet Kaya. Gülten Kaya ve Yusuf HayaloÄŸlu ile hazırladığı programın adı “Ahmet Abi’nin Vapuru”dur. Bu programda konuk ettiÄŸi sanatçılarla ÅŸarkılar söyler ve ülke gündemini konuÅŸur. Programdaki kürsüsünü de sıklıkla barış, kardeÅŸlik ve demokrasi çaÄŸrıları yapmak için kullanır. Ülkenin dört bir yanından konuk ettiÄŸi sanatçılarla Türkiye’nin çok kültürlülüğündeki zenginliÄŸi vurgular. On üç hafta süren bu programların her birinde, ağırlıkla Yusuf HayaloÄŸlu’nun yazdığı ve kendisinin yönetip oynadığı ÅŸiir klipleri çeker.

1995 yılında Türkiye, her cumartesi günü BeyoÄŸlu’nda Galatasaray Lisesi’nin önünde bir araya gelen ve kayıp çocuklarını aradıklarını söyleyen annelerle tanışır. Çok geçmeden “Cumartesi Anneleri” adını alacak bu sivil inisiyatif, annelerin engellenmesi ve gözaltına alınmalarıyla gündeme oturacaktır. Cumartesi Anneleri, çeÅŸitli siyasî gerekçelerle polis tarafından sorguya alınmış ve kendisinden bir daha haber alınamamış çocuklarını arayan annelerden oluÅŸmaktadır. Birçok ÅŸarkısında zaten anne kavramını kutsamış olan Ahmet Kaya, Cumartesi Anneleri’nin safında yer alır ve o yıl, yani 95’te çıkardığı albüme ismini veren parçayı da Cumartesi Anneleri için yazar: “Beni Bul (Anne)”.

Bu baÅŸkaldıran sert adam ifadesinin altında hiçbir zaman asık bir surat taşımamıştır Ahmet Kaya. Onu tüm tanıyanların çok eÄŸlenceli, esprili, ilginç, hazır cevap ve çok zeki olduÄŸunu söylediklerini rahatlıkla ifade edebiliriz. O, aslında hep mahallenin başıboÅŸ eÅŸeÄŸinin üzerinde düşmanları kovalayan çocuk olarak kalmıştır bir tarafıyla. Konserlerden ve müzik çalışmalarından fırsat buldukça ailesi ve dostlarıyla geniÅŸ sofralarda yemekler yemek, onlara yemek yapmak, sabaha kadar sohbet etmek, çeÅŸitli ÅŸakalar hazırlayıp onları tuzaÄŸa düşürmek en büyük keyiflerindendir. Kızı Melis’le vakit geçirmeye, elektronik aletler alıp onların içini açarak incelemeye, kamerasıyla kurguladığı sahneleri çekmeye bayılır. Para mefhumu pek geliÅŸmemiÅŸtir.

Kızı ve eÅŸinin geleceÄŸini garantilemek dışında neredeyse hiçbir elle tutulur yatırım yapmaz. Birçok turneden beÅŸ parasız döner. Organizatör parayı ödemez; ama onu bekleyen insanların bir suçu olmadığı düşüncesiyle yine de çıkar konsere, ihtiyacı olduÄŸunu düşündüğü birilerine cebindeki tüm parayı verir, bazı konser gelirlerinin tamamını kendisine eÅŸlik eden müzisyenlere dağıtır. Bu tavrını da “Ben istediÄŸim zaman zaten para kazanırım.” diye açıklar.

’96 yılında ilk üç albümünden seçme ÅŸarkıları yeniden düzenleyerek ve albüme iki de yeni parça koyarak hazırladığı “Yıldızlar ve Yakamoz” albümü, yine en çok satan albüm koltuÄŸuna oturur. Albümdeki yeni ÅŸarkılardan “Yakamoz” ve onun klibi bir kez daha döneme damgasını vuracaktır.

Her yaptığı albüm olay olduÄŸu gibi her söylediÄŸi de olay haline getirilir Ahmet Kaya’nın. Kürt dili ve Kürt kültürüne yaptığı vurgular nedeniyle iyiden iyiye basının hedefi haline gelen Ahmet, artık herhangi bir konuda söylediÄŸi herhangi bir cümle ile de boy hedefi haline getirilmektedir. Türkiye’de eskiden köylerde berberlerin diÅŸ çekmesi, sünnet yapması gibi alışkanlıklar olduÄŸundan söylenegelen bir deyimi Ahmet Kaya söyleyince basının yönlendirmesiyle Berberler Federasyonu ayaklanır. Bir programda bir konuÄŸun Tokatlı olduÄŸunu söylemesi üzerine gülerek “Bak, Tokatlılar tehlikeli adamlardır.” diye espri yapmasına Tokatlılar ayaklanır. Aynı dönemlerde fazla milliyetçi bulduÄŸu çeÅŸitli sanatçılara da kendi üslubunca, nüktedan göndermeler yapar.

Türkiye’de radikal İslam ve radikal sol görüş baÅŸtan beri zıt kutuplardır ve asla adları bir arada anılmaz. Birbirlerine yaptıkları sert eleÅŸtiriler, birçok kez gündem olmuÅŸtur ülkede. ’97 yılında İstanbul Belediye BaÅŸkanı, ÅŸu anda BaÅŸbakan olan Tayyip ErdoÄŸan’dır ve bir mitingde okuduÄŸu ÅŸiir yüzünden yargılanarak 9 ay hapse mahkûm edilir. Bu mahkûmiyet üzerine İslamcıların yoÄŸun protestosu sürerken sol kesimden kimse sesini çıkartmaz. Ahmet Kaya’ya mikrofon uzatılır ve Ahmet Kaya “Demokrasi hepimiz içindir. Düşünce özgürlüğünün benim için ne kadar var olması gerekiyorsa Tayyip Bey için de o kadar olması gerekir. Kimse, okuduÄŸu bir ÅŸiir yüzünden özgürlüğünden alıkonulmamalıdır!” deyince Ahmet Kaya bu kez sol kesimin yoÄŸun tepkisiyle karşı karşıya kalır. Aynı zamanlarda üniversitelere başörtüleriyle girmek isteyen ve alınmayan İslamcı öğrencilerin eylemlerine de aynı demokrasi tanımıyla “Ben takım elbise giyebiliyorsam o da başörtüsü takabilmelidir.” diyerek destek olunca gazetelerin köşe yazılarında demokrasi ve özgürlük kavramlarıyla ilgili derin bir tartışma baÅŸlar. Bunun üzerine Ahmet Kaya “Beni saÄŸcılar sevmez, beni solcular sevmez, beni İslamcılar sevmez. Peki kardeÅŸim kim bu benim albümlerimi alan milyonlarca insan, kim bu konserlerime gelen on binler?” diyerek halktan kopuk siyaset üreten köşe yazarlarını ve sanatçıları eleÅŸtirir.

Gülten ve Ahmet çifti, Ahmet’in çalışmalarını daha özgür ve rahat yapabilmesi ve yeni yetiÅŸen genç, kabiliyetli müzisyenlere albümler yapabilmek için bir stüdyo ve bir yapım firması açmaya karar verirler. GAK (Gülten Ahmet Kaya) ismini verdikleri bir müzik yapım firması ve aynı isimle bir de stüdyo kurarlar. Bu stüdyoda yıllardır Ahmet Kaya’nın asistanlığını yapmakta olan Çetin Oraner’e ve beÅŸ konservatuvar öğrencisinden kurulu Kent Ozanları adlı gruba albümler yapılır, onların klipleri Ahmet Kaya yönetmenliÄŸinde çekilirken Ahmet Kaya da ’98 Martı’nda ilk kez kendi stüdyosunda kayıtlarını yaptığı “Dosta Düşmana Karşı” albümünü bitirir.

“Dosta Düşmana Karşı” da en çok satan albümler sıralamalarında birinciliÄŸi çok geçmeden alır. Albümden “Giderim” ve “Korkarım” isimli parçalara çekilen klipler o yıl uzunca bir süre en çok istenen ve yayımlanan klipler olur. Ahmet, birçok ÅŸarkısını tamamladığı son bir albümden sonra birkaç yıl için müzik çalışmalarını ağırlaÅŸtırıp artık kafasında yıllardır kurduÄŸu ve senaryosunu yazmaya çalıştığı “Mülteci” isimli filmi çekmek istemektedir. Hatta sinema ve tiyatro sanatçısı dostlarıyla bir araya geldikçe rol paylaÅŸtırmaya bile baÅŸlamış, filmi için uygun mekânlar aramaktadır.

Ahmet Kaya’nın sanat hayatı boyunca aldığı ödülün kesin sayısını bilemiyoruz; ancak birçok kez çeÅŸitli kurumlar, televizyonlar, gazeteler, dergiler tarafından halk oylamalarıyla yılın sanatçısı seçildi. Birçok yardım kuruluÅŸu ve demokratik kitle örgütlerinden onur ödülleri aldı. Neredeyse her albüm sonrası olduÄŸu gibi ’98 yılında da bu kez Magazin Gazetecileri DerneÄŸi’nin halk oylarıyla belirlediÄŸi “Yılın Sanatçısı”, Ahmet Kaya olmuÅŸtu.

10 Åžubat 1999 gecesi Türkiye’nin en ünlü sanatçılarının ve simalarının bulunduÄŸu bir salonda yapılıyordu ödül töreni ve Show TV’den canlı yayımlanıyordu tüm Türkiye’ye. Herkes sırasıyla çıkıp ödülünü alıyordu sahnede. Sıra Ahmet Kaya’ya geldi, yılın sanatçısıydı Ahmet Kaya. Bir kez daha sahneye alkışlarla çıktı, ödülünü aldı ve “Giderim” isimli ÅŸarkısını söylemek için mikrofonu eline alıp ÅŸu konuÅŸmayı yaptı:

“Ben bu ödül için İnsan Hakları DerneÄŸi’ne, Cumartesi Anneleri’ne, tüm basın emekçileri ve tüm Türkiye halkına teÅŸekkür ediyorum. Bir de bir açıklamam var: Åžu anda hazırladığım ve önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir KÜRTÇE ÅŸarkı söyleyeceÄŸim ve bu ÅŸarkıya bir klip çekeceÄŸim. Aramızda bu klibi yayımlayacak yürekli televizyoncular olduÄŸunu biliyorum, yayımlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaÅŸacaklarını bilmiyorum.”

Salonda derin bir sessizlik oldu…

10 Åžubat gecesi, o açıklamadan hemen sonra baÅŸladı daha önce hiç rastlanmamış ve hiçbir sanatçının yaÅŸamaması gereken senaryo. Yaptığı konuÅŸmaya karşı çeÅŸitli protesto sesleri yükselirken Ahmet Kaya, elinde ödülü, her zamanki tavrıyla, gülümseyerek ÅŸarkısını söyledi. Åžarkısını bitirince mikrofonu bırakıp yerine doÄŸru yönlenmesiyle bazı sanatçıların(!), gazetecilerin, magazin dünyasının bilinen isimlerinin masalarından önce yuhalamalar yükseldi ve hemen ardından saÄŸdan soldan Ahmet’e çatal bıçak fırlatmaya baÅŸladılar. Ahmet, en dipte eÅŸi Gülten ve birkaç arkadaşının oturduÄŸu masaya güçlükle varabildi. Ortalık fena halde karışmıştı. Tüm Türkiye’nin gözleri önünde, canlı yayında kameraların ve ayaklanmış insanların arasından Ahmet’in acı gülümsemesi görünüyordu. Birkaç garson ve sanatçı Ahmet ve Gülten’e atılan çatalların, yemek artıklarının arasında durmaya çalıştılar. Tam bir arbede yaÅŸanıyordu. Ahmet “Kürtçe” demiÅŸti çünkü.

Sunucular durumu toparlamak için alelacele sıradaki ÅŸarkıcıyı sahneye çağırdılar. Bu ÅŸarkıcının, bu hassasiyetin üzerine son derece provokatif davranarak, ÅŸarkısının sözlerini deÄŸiÅŸtirerek (“Bu devirde kimse sultan deÄŸil, hükümdar deÄŸil, padiÅŸah deÄŸil / Atatürk yolunda tüm Türkiye / bu vatan bizim / ellerin deÄŸil”) gibi bir kahramanlık marşı haline getirerek okuması, arkasından da bir eÄŸlence gecesinde 10. Yıl Marşı’nı okumasının hemen ardından Türkiye’nin en ünlü anchormanlerinden biri sahneye atlayıp salonda bulunan tüm sanatçıları marÅŸ söylemeye çağırdı. O sırada Ahmet, güvenlik ve kamera çemberi içinde salonu terk ediyordu. Salon, hain(!) bir adam ve eÅŸinden temizlendikten sonra gece, olanca coÅŸkusuyla(!) devam etti.

Kaya çifti uzun yıllardır yargılamalara ve gözaltına alınmaya alışıktılar; ama 11 Åžubat sabahı hiç yaÅŸanmamış bir yargılamayla baÅŸ baÅŸa kalmışlardı. Ülkenin birçok gazetesi olayı baÅŸ sayfadan vermiÅŸ, tüm ana haber bültenleri dakikalarca bu haberi geçmiÅŸ ve Ahmet’i vatan haini ilan etmiÅŸti.

Daha bitmemiÅŸti ama… 14 Åžubat günü ülkenin en yüksek tirajlı gazetesi Hürriyet, en büyük puntolarıyla baÅŸ sayfasına “Ayıp Ettin Gözüm” baÅŸlığı attı. Mahkemeye asla sunulmayan, 1993 yılında Berlin’de çekildiÄŸi iddia edilen ve sahne arkasında Türkiye topraklarının bir kısmını Kürdistan olarak gösteren Ahmet Kaya konseri fotoÄŸrafı yayımlandı. İlk sorgudan sonra tutuklanıp cezaevine gönderilen Ahmet Kaya, aynı gün avukatlarının yaptığı itirazla serbest bırakıldı. Ahmet serbestti ÅŸimdilik; ama basın tarafından ablukaya alınmış evlerinde Gülten, Ahmet ve Melis yapayalnız kalmışlardı. Çok yakın birkaç dostları dışında çevrelerini sarmış olan onlarca kiÅŸiden, her gün defalarca arayan ve birlikte ÅŸarkılar söylediÄŸi sanatçılardan hiçbiri çaldırmadı telefonlarını. Televizyonlar ilk haber olarak hain Ahmet’i anlatıyorlardı haber bültenlerinde. Melis on bir yaşındaydı, bir yanı başındaki babasına, bir televizyondaki ‘vatan hainine’(!) bakıp anlam vermeye çalışıyordu olanlara.

Kocaman bir yalnızlığa sürüklenen aile, posta kutularına bırakılan isimsiz mektuplar ve telefonlarla ölüm tehditleri alıyorlar, kızlarını okula büyük bir kaygı ile gönderiyorlardı. Ahmet sokağa çıkmayı bir kez denediğinde marşlarla ve tükürüklerle karşılandı.

Devam eden duruÅŸmalarda, pasaport kayıtlarıyla 1993’te Ahmet’in Almanya’ya hiç gitmediÄŸi kanıtlansa da, basında çıkan o fotoÄŸraf tüm yazışmalara raÄŸmen Hürriyet gazetesi tarafından mahkemeye sunulmasa da, Ahmet resmin fotomontaj olduÄŸunu ve olmasa dahi özellikle yurtdışında bir konserde sahne dizaynından sanatçının sorumlu tutulamayacağını ne kadar söylese de, hiçbir gazete bunları yazmadı. Kimse Hürriyet gazetesine ’93 yılında hainliÄŸini tespit ettiÄŸi bu adama ’94 yılında neden “Yılın Sanatçısı” ödülü verdiÄŸini sormadı ve kimse savcının iddianamesinin sadece televizyonlardaki yorumcuların cümlelerinden ibaret olduÄŸunu fark etmedi, etmek istemedi.

Yapayalnız geçti sonraki günler. Ahmet, stüdyosundan çıkmıyor ve geleceği göremediği için alelacele yeni albümdeki şarkıları kaydetmeye çalışıyordu. Çok aşırı kilo almaya başlamış ve cildinde problemler oluşmuştu. Dostlarının bir telefon açmamasına, bir merhaba dememelerine çok içerlemişti. Hayatı boyunca bir film yapmak istemişti Ahmet; ama başkalarının yazdığı bu senaryoda başrol oynamayı hiç benimseyemedi.

İlk mahkemede Savcı, “Vatana İhanet” suçlamasıyla 13 buçuk yıl hapsini istedi; Ahmet de on iki sayfalık bir savunma yaptı. Savunmasında, kendisini hiçbir yere ait görmeyecek kadar dünyalı, duygularını hiçbir biçimde daraltmayacak kadar evrensel yaÅŸayan bir müzik adamı olduÄŸunu, dünyanın bütün dillerini, dinlerini, uluslarını ve onların kültürlerini, inançlarını, ÅŸarkılarını sevecek ve onlara hoÅŸgörüyle bakacak kadar büyük bir yüreÄŸin sahibi olduÄŸunu söyledi. “BaÅŸka bir dilden, örneÄŸin İtalyanca, Arapça ya da İngilizce ÅŸarkı söyleyeceÄŸimi açıklasaydım, yine vatan haini ilan edilir miydim? Her an yanı başımızda duyduÄŸumuz ve konuÅŸulan bu dili ben bilmediÄŸim halde, bilen ve konuÅŸan milyonlarca insanla aynı topraklarda yaşıyor olmam gibi nesnel bir gerçekten yola çıkarak bu dilden bir tek ÅŸarkı söyleme isteÄŸim, bütün bir Türkiye halkı ve çocuklarımın önünde ‘Vatan Haini’ olarak suçlanmamı mı gerektiriyor sizce?” diye sordu mahkemeye.

Mahkeme, delillerin toplanması için ileri bir tarihe ertelendi.

Mahkemeden sonraki gün gazeteler on iki sayfalık savunmanın tek kelimesini yayımlamadılar. Sanık Ahmet Kaya gazetelerin baÅŸ sayfalarında “YavÅŸak”, “Soysuz”, “Åžerefsiz”, “Alçak”, “Fikirsiz fikir suçlusu” diye anılırken kimse Ahmet’in okuma yazma bilen iki kızının olduÄŸunu umursamadı.

Ahmet’in imzaladığı bir Avrupa turnesi anlaÅŸması vardı. Yurtdışına çıkma yasağı konulmuÅŸtu. Mahkemeye tekrar baÅŸvuruldu ve mahkeme, yasağı kaldırdı.

1999 Haziranı’nda Kürtçe ÅŸarkıyı stüdyosunda söyleyip kaydettiÄŸi gecenin ertesinde, sabah 4’te yaÄŸmurlu bir İstanbul’a kırgın, yorgun ve bir dost uÄŸurlaması olmaksızın veda etti.

Ve Paris… Ahmet Kaya, Avrupa’da konserlerini veriyor ve Türk basını Ahmet’i izliyordu. Basın, Ahmet’in her söylediÄŸinden anlamlar çıkarıp üzerine geldikçe Ahmet hırçınlaşıyor, yalnızlaşıyordu. Her cümlesi manipüle ediliyor, her konser haberi çarpıtılıyor, yazılı basın ve TV’lerin ana haber bültenleri onun en birleÅŸtirici cümlelerini en kıyıcı cümleler haline getirerek yayımlıyorlardı. Tüm bunlar yeni dava konuları oluÅŸturuyordu.

Bir konserinde “…Birkaç ÅŸerefsizin yüzünden bana yaÅŸatılanları, ülkemden bu kadar uzakta kalmayı ve içine düşürüldüğüm bu durumu içime sindiremiyorum. Kürt realitesinin kabul edilmesini istiyorum. Türkiyeli Kürt Ahmet olarak yaÅŸamak istiyorum.” diyor, bu cümle ertesi günün gazete manÅŸetlerinde “Vay Åžerefsiz” üst baÅŸlığı ve “Ahmet Kaya 64 milyona hakaret etti.” cümleleriyle yer alıyordu. O, cevap hakkını kullanmak istiyor ve/fakat yaptığı açıklamalar hiçbir gazetede ya da televizyonda yer almıyordu.

İçeriÄŸinde “Benim hesabım Türk halkıyla ya da Türkiye Cumhuriyeti’yle deÄŸil, benim sorunum kendim gibi aÄŸlayan Kürt halkıyladır.” cümleleri yer alan haber, “PKK militanı gibi” bir baÅŸlıkla sunuluyordu.

“Bir BoÅŸnak ‘Ben BoÅŸnağım.’, bir Ermeni, ‘Ben Ermeniyim.’ vs. diyebiliyor. Neden bizim milletimiz ‘Ben Kürdüm.’ diyemiyor? 70 yıldır Yunanistan ile savaÅŸan Türkiye onunla barışabiliyor da neden 1500 yıldır birlikte yaÅŸadığı Kürtlerle barışamıyor?” ÅŸeklindeki konuÅŸmasına yer veren gazete bu haberi, ‘Kaya yine kin ve küfür kustu.” baÅŸlığı ile verme gereÄŸi duyuyor.

Bu baÅŸlıkların her biri yeni bir dava konusu oluÅŸturuyor ve Ahmet’in ülkesine dönme isteÄŸi fiilen ve hukuken imkânsızlaÅŸmaya baÅŸlıyordu.

Ahmet, hayatının hiçbir evresinde kendi toprakları dışında yaÅŸamayı planlamamış olsa da ülkesinin en önemli ulusal gazetelerinden biri, büyük bir pervasızlıkla ve hiçbir belge ya da kanıta dayandırmadan, Ahmet Kaya’nın Fransa’dan oturma izni aldığını baÅŸlıktan vererek aylardır yürütülen bu bilinçli anti-kampanyayı baÅŸka bir boyuta taşıyordu.

Ahmet bir yandan tüm bu olup bitenleri algılamaya çalışıyor, diÄŸer yandan da içindeki her ÅŸeyi, her zamanki içtenliÄŸi ve açık sözlülüğü ile dillendirip kendisiyle Paris’te röportaj yapan bir baÅŸka gazeteciye ÅŸunları söylüyordu: “Bak gözüm, ülkemin insanlarına selam götür ve söyle onlara: Bir kere de benim için baksınlar pencereden gökyüzüne; ama ne olur, unutma da söyle, bir kerecik de olsa benim gözlerimle baksınlar, tıpkı Mecnun’un Leyla’ya bakışı gibi…”

Gülten bir yandan neredeyse her hafta Paris’teki sürgün evine, Ahmet’e moral olmaya gidiyor; bir yandan buradaki süreci tek başına taşıyor, çocuklarla ve iÅŸlerle ilgileniyor; diÄŸer yandan her ay DGM’lerin yolunu tutup Ahmet’in duruÅŸmalarına giriyor ve tüm bu yalnız günler onu paramparça ediyordu.

Girdikleri her duruşmada avukatları gazete başlıklarına dikkat çekerek bunların kamuoyunu olumsuz etkilediğini ve müvekkilleri hakkında bir linç ortamı oluşturduğunu söyleyerek konuya dikkat çekseler de bu linç kampanyası hızını artırarak sürüyordu.

Aleyhinde açılan ilk dava Ahmet Avrupa’dayken sonuçlanıyor, mahkeme Ahmet Kaya’ya 3 yıl 9 ay ceza veriyordu.

Tutuklama kararı ve yakalama emri verildiÄŸi için dönmedi Ahmet. Paris’te, kendini anlatabilmenin yollarını aramaya karar verdi. Bir basın toplantısı düzenledi, başına gelenleri anlattı. Tüm Türk basınından temsilciler vardı toplantıda. Ertesi gün hiçbir gazete yine tek bir kelime yazmadı Ahmet’in anlattıklarından.

Aylar geçti. Her konuşmasında kendisine yapılan haksızlığı anlatmaya çalıştı. Her konuşmasında kızlarını, eşini, annesini, ülkesini, halkını ve sevenlerini nasıl özlediğini, onu bir kez aramayan dostlarına nasıl üzüldüğünü anlattı:

“Ben Türkiye’nin ceza yasalarından hiçbirini ihlal ettiÄŸimi düşünmüyorum. Adam öldürmedim, kimseyi dolandırmadım, hiçbir yeri soymadım, vergi kaçırmadım, namussuzluk yapmadım, uyuÅŸturucu satmadım… Sadece düşündüklerimi söyledim. Åžu anda Paris’in orta yerinde olmaktansa İstanbul’daki evimde, bir ayağı kırık mangalımın başında olmayı; isimlerini bilmediÄŸim ÅŸarapları içmek yerine, kokusunu ve lezzetini hiç unutmadığım bir kadeh rakı içmek isterdim ya da BoÄŸaz’a inerek köfte-ekmek yemeyi… Ve ardından, cila yerine geçecek bir bardak bira içmeyi... Devamında da eve, her zaman olduÄŸu gibi, sokaklardaki polislerle ÅŸakalaÅŸarak gitmeyi isterdim. Farkındaysanız, ‘Ahmet Kaya Özel Linç Programı’ bir ritüel halinde devam ediyor. Beni ülkemden gönderdiÄŸinizi düşünüyor ve sonra da geri dönüp dönmeyeceÄŸimi merak ediyorsunuz. Oysa ben zaten ordayım ve kolay kolay da baÅŸka bir yere gitmeye niyetim yok.” dedi.

Gülten ve Melis sürekli ona gidiyorlardı; ama aile dağılmıştı neredeyse. Melis’in okulu, yarım kalan üretim ve yalnız kalan ÅŸarkılar, İstanbul’da kurgulanmış bir hayat…

Ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Yine bir Paris ziyareti yapıp Ahmet’le küçük bir tatil yaptılar. Gülten, Ahmet’in çok yorgun ve çökmüş olmasından endiÅŸe ediyordu; ülkesinden uzak bırakılmak, içindeki yalnızlık duygusu ve haksızlıkla mücadele etmek Ahmet’i iyiden iyiye sarsmıştı.

Hayatında belki de ilk kez bu kadar derin bir umutsuzluÄŸa kapılmıştı, ne olursa olsun dönmek istiyordu artık, vatanını özlüyordu… Ablasını, yeÄŸenini ve Gülten’in büyük aÄŸabeyini (Ahmet’in çok sevgili dostunu) kaybetmiÅŸlerdi ve Ahmet ülkesine dönememiÅŸti. YaÅŸlı ve acılı annesi ile ablası bir kez gidebildi yanına.

Tuhaf, adını koyamadıkları bir ‘ayakta olma hali’ sürmekteydi Paris’te. Ne tam göç etmiÅŸti oraya ne tam olarak yurdu belliydi Ahmet’in. Paris’in ortasında ülkesini yaÅŸamakta, büyük bir dikkatle geliÅŸmeleri izlemekteydi. Hiç sevmediÄŸi yalnızlık, üstelik de hiç tanımadığı yerlerde koynuna almıştı onu. BaÅŸlangıçta çok kısa süreli olacağını ümit ettikleri geçici yerleÅŸme durumu, artan belirsizliÄŸe raÄŸmen bir türlü kalıcılığa dönüştürülemiyor, Ahmet Paris’teki sürgün evinde her an İstanbul’daki evine dönecekmiÅŸ gibi yaÅŸamaya çalışıyordu.

Okuyor, Kürtçe ve Fransızca dersler alıyor, konserlere gidiyordu. Tüm parçalarını ülkesinde bırakmış, yepyeni projeler için heyecanla kurduÄŸu ses kayıt stüdyosu, Gülten’in de bin parçaya bölünmesiyle neredeyse kaderine terk edilmiÅŸ, o stüdyonun bahçesinde her akÅŸam sevdikleriyle bir araya geldiÄŸi mangallı sofralar bitmiÅŸ, gece yarıları bahçeye çıkıp oynadığı kangal köpekleri yapayalnız kalmıştı.

Melis, âşık olduÄŸu babasının korunaklı koynundan uzakta, okuluna gidiyor ve dış dünyada olup biteni kendi başına ve gücünün yettiÄŸince göğüslemeye çalışıyorken annesi paramparça durumda DGM’ler, ailenin tüm gidiÅŸatı, çocuklar, iÅŸ, genel durum ve en önemlisi Ahmet’i sırtlamış olarak, onun moralini yüksek tutmaya çalışıyordu.

Neredeyse her hafta Paris’e gitmesine raÄŸmen bu gidiÅŸler Ahmet’e yetmiyor; ama bir baÅŸka ülkede yerleÅŸik hayata geçmeyi de planlayamıyorlardı.

Gülten’le Paris sokaklarında uzun yürüyüşlere çıkıyor, akÅŸamları evde haber başında ülkesini takip ediyor ve neler olup bittiÄŸini Gülten’in yorumlarıyla da anlamaya çalışıyordu. Ne olmuÅŸtu da altını çizdiÄŸi yaÅŸamsal gerçek, patlamaya hazır bir bomba gibi hayatının ortasına düşerek tüm hayatını ve üretimini havaya uçurmuÅŸ ve onu böyle vurmuÅŸtu?

Kendisine o kadar çok soru soruyordu ki…

Peki, baÅŸka türlü nasıl yaÅŸanırdı? Rahatsız olmaz mıydı insan zaten yok sayılan bir gerçeÄŸe kendi gözünü de kapattığında? Peki, o zaman sanatın iÅŸlevi olabilir miydi? Kendisini, üretimini, varlık koÅŸulunu baÅŸka türlü nasıl anlamlı kılabilirdi bir insan? Bu bir ‘karar’ deÄŸildi ki… Bu bir hissediÅŸti, bu içsel bir durumdu ve asla planlayarak ve karar alarak olmazdı zaten. Onu rahatsız eden bir tarih vardı, yalancı bir tarih ve o bunun üzerindeki örtüyü aÅŸağıya indiriyordu sözleriyle. Olması gereken bu deÄŸil miydi zaten? Herkesin yapması gereken, özellikle sanata düşen bu deÄŸil miydi? Dünya sanat tarihinde bunun onlarca örneÄŸi yok muydu? Peki, o halde neden sadece kendi sesini duymuÅŸtu ve hâlâ neden sadece kendi sesini duymaktaydı?

Fransa, bir muhalif portre olarak Sartre’ı ne güzel kucaklamıştı ve bu tarihsel tavrı Fransa’yı dünya demokrasi tarihinde nasıl da onurlu bir ayrıcalığa oturtmuÅŸtu.

Bitmek bilmeyen sorgulamalardı bunlar ve tüm bunların bir gün kendi ülkesinde de tolore edileceÄŸinin umudu içindeydi hep… Kendisi göremeyecek olsa bile… Öngörüsünden uzaÄŸa düşmeden, bunun bedelini de sırtına alarak yaÅŸamaktı onunki.

Küçük keyiflerle avunmaya çalışıyor, evde çiğ köfte yapmayı deniyor, ya kıymayı ya maydanozu beğenmiyor, yanlış yere park ettiği otomobili çekilince sinirleniyor ve dilini bilmediği bu ülkede, bu detayların her biri ona ülkesini özletiyordu.

AkÅŸamları, Türkiye’deki televizyonlardan bir siyasî tartışma programını izlerken İstanbul’daki Gülten’i arıyor, telefonu saatlerce açık tutarak programı onunla birlikte izliyor ve karşılıklı yorumlar yapıyorlardı birliktelermiÅŸ gibi. Sabaha karşı yeniden arıyor ve Melis’in uykusundaki soluÄŸunu duymak istiyordu. Her defasında karar alıyordu, gidecekti… Herkesin, Ahmet Kaya’nın tüm gemileri yaktığını sandığı bir aÅŸamada, mecazî anlamda, bir kenarda baÄŸlı tuttuÄŸu umutla yüklü küçük sandala binecek ve karanlık sularda ülkesine doÄŸru yol alacaktı.

Yeni ÅŸarkılar yapıyor; ama bilinmez bir içgüdüyle ve kendisi için kurduÄŸu stüdyoda özgürce çalışamamanın tepkisiyle hiçbirini kaydetmiyordu… Sinema yapma kararı giderek öne çıkıyor, kurguladığı hikâyelerle ilgili ön araÅŸtırmalar yapıyor, teknik ekibi oluÅŸturuyor, mekânlar bakmaya çıkıyordu. Fransa’da, İspanya’da, İtalya’da ülkesine benzer yerler arıyordu durmadan.

Tüm bunların yanı sıra, biten davasını temyiz etmeye karar vermişlerdi avukatlarıyla.

Birilerinin bilinçli iradeleriyle giderek açılıyordu ülkesiyle arasındaki mesafe ve giderek uzaklaÅŸtırılıyordu ‘dönüş’ umudundan. Hiç deÄŸilse içinde Kürtçe ÅŸarkının yer aldığı son albümünü çıkarmak istiyordu. Sürgün öncesi moralsizliÄŸiyle yaptığı okumalardan hoÅŸnut olmuyor, Gülten’in GAK adlı stüdyolarında yaptırdığı mix denemelerini dikkatle dinliyor ve/fakat içine sindiremiyordu bu ‘uzak’ çalışmayı. Her gidiÅŸinde farklı bir mix denemesi götürüyordu Gülten Ahmet’e. Sonunda, Hamburg’ta bir ses kayıt stüdyosu ile konuÅŸup Aralık ayında tüm okumaları ve mixi yeniden yapıp ne pahasına olursa olsun albümü çıkarmaya karar veriyorlardı.

28 Ekim’de, doÄŸum gününde, Paris’te bir kez daha bir araya geliyordu Kaya çifti.

Ahmet sıkıntılı, tipik bir sürgün hastalığı olan ve ağırlıkla stresin ürettiÄŸi ülserinden ÅŸikâyetçiydi. Çok sık aÄŸrılar yaşıyordu ve onu böyle görmek Gülten’i kahrediyordu. Paris’teki dostlarıyla, bir Ermeni lokantasında kutluyorlardı doÄŸum gününü… Ve karar veriyordu Gülten: Kasım ayında, Melis’in bir haftalık okul tatilinde Ahmet’in yanına gittiklerinde onu kendisi doktora götürecek ve gözüyle görerek muayene ettirecekti. Bu kararını oradaki dostlarına iletiyor ve ÅŸimdiden randevu alınmasını istiyordu.

Nihayet, 11 Kasım’da Melis’i, Ahmet’in deyimiyle ‘en gerekli ilacı’ yanına alarak bir haftalığına Paris’e gidiyordu. 17 Kasım için randevu alınmıştı bile. İstanbul basınından gelen tüm röportaj taleplerini reddeden Gülten, Kanal 7 için yapılması düşünülen söyleÅŸiyi, o sıralar ana haber bülteni sunucusu olan Ahmet Hakan’la konuÅŸarak kabul ediyor ve onlara 16 Kasım günü için Paris’te randevu veriyordu.

15 Kasım günü, oradaki sevgili dostları Deniz’in tercümanlık refakatiyle doktora gidiliyor, gerekli ön ilaçlar alınarak 17 Kasım’daki hastane randevusuna hazırlanılıyordu.

Son kez ve son derece keyifli bir akÅŸam yaÅŸadılar…

Gülten ve Melis, 16 Kasım 2000 sabahı Paris’teki evde bir gürültüyle uyandılar. Koridorda boylu boyunca uzanmış duruyordu Ahmet. Çok çabaladılar; ama Ahmet’in yorgun ve kırgın kalbi yeniden çalışmayı reddetti.

Ardında, biri henüz yayımlanmamış 18 albüm, 200 kadar ÅŸarkı, tüm Türkiye halkının hafızasında en az bir mısra bırakıp gitti ozan. Kırk üç yaşındaydı kalbi, içindeki hüznü taşıyamayıp durduÄŸu sabah. Ertesi gün onu uÄŸurlamaya Türkiye’den ve Avrupa’nın her yerinden 30.000’in üzerinde seveni geldi Paris’e. Hep bir ağızdan ÅŸarkılarını söyleyerek aÅŸkın ve tarihin mezarlığı Peré Lachaise’e teslim ettiler Ahmet’i.

Aynı günün gazeteleri, onun bu yolculuÄŸunu; “Yorgun Demokrat Öldü.” , “Kürtçe Kaseti Çıkaramadı.”, “Kalpten Öldü.”, “Ahmet Kaya Kalbine Yenildi.”, “Sürgünde Öldü.”, “Memleketine Küs Gitti.”, “Yorgun Demokrat, Kalbine Yenildi.” , “Yılmaz Güney’in Yanında Yatacak.”, “An Gelir Biter Muhabbet”, “YüreÄŸimizdesin.” gibi baÅŸlıklarla verdiler.

Ahmet, Türkiye’de Kürtçe ÅŸarkıların serbest(!) bırakıldığını; sonsuzluÄŸa gittiÄŸi yıl Diyarbakır Demokrasi Platformunun ona “Barış Ödülü” verdiÄŸini; Gülten’in, onun isteÄŸi üzerine GültenAhmetMelis (GAM) ismiyle bir yapım ve yayın firması kurarak 2001’de çıkardığı “Hoşçakalın Gözüm” adı verilen 18. albümünü ve onda yer alan Kürtçe ÅŸarkıya Gülten’in arÅŸiv görüntülerinden montajlayarak yaptığı ve CD’lerin de içine koyarak neredeyse her eve ulaÅŸtırdığı video klibini; 2002’de Türkiye’nin çok tanınmış yirmi sanatçısının ona, onun ÅŸarkılarını söyleyerek çok ihtiyacı olan o selamı “Dinle Sevgili Ülkem” albümüyle gönderdiklerini; 2003’te daha önce hiç yayımlanmamış on bir ÅŸarkısının “Biraz da Sen AÄŸla” adıyla GAM Müzik tarafından yayımlandığını; hayranlarının öldüğüne inanmamasına saygıyla, albümün kapağında 2003 yılında İstanbul’da bir tramvay durağında oturup yokluÄŸunda yapılan albüme bakarken resmedildiÄŸini; bu ÅŸarkıların bazılarına artık sadece arÅŸiv görüntüleriyle video klipler yapıldığını; yüzlerce ÅŸarkısı için peÅŸ peÅŸe çıkarılan NOTA KİTAPLIÄžI SERİSİ’ni; BAÅžIM BELADA ismiyle yazılan ve Kürtçe’ye de çevrilen kitabı; kendisi için yazılan ÅŸiirleri, bestelenen ÅŸarkıları; adına kurulan Web sitesinde 115 bine yakın seveninin buluÅŸtuÄŸunu; tomurcuÄŸunun (Melis’inin) ortaokul ve lise diploması aldığını, bunları kutlamak için yıllar öncesinden aldığı deÄŸerli viskinin Gülten ve Melis tarafından hâlâ saklandığını; ÇiÄŸdem’in bir üniversiteli olduÄŸunu ve daha birçok ÅŸeyi göremedi…

Onu yapayalnız bırakan dostlarının ÅŸimdi meydanlarda Kürtçe ÅŸarkılar söylediÄŸini; halkın, Ahmet Kaya adını bayrak gibi taşıdığını göremedi. Ve en önemlisi, Ahmet kendisini hain ilan eden gazetelerin köşe yazarlarının birer birer ona yapılan haksızlığı yazmaya baÅŸladıklarını, onu yalnız bıraktıkları için duydukları piÅŸmanlığı anlattıklarını, hatta onu ölümsüz ilan ettiklerini, Ahmetsiz bir Türkiye’nin çok renksiz kaldığını söylediklerini, onun ÅŸarkılarından vazgeçemediklerini, tıpkı onun son bir yılında ısrarla söylediÄŸi gibi “bir ÅŸarkıyla bir ülkenin bölünmeyeceÄŸini” anladıklarını göremedi…

Önemli köşe yazarlarının, onun arkasından yazdıkları yazılara, “Penceresiz kalmak”, “Ve… Son…”, “Ölürsem Beni Topraklarıma Gömün”, “Arkadaşım Ahmet ve Kadere İsyan”, “Artık Seninle Duramam…”, “Ben Buyum İşte”, “Ölmek Ne Garip Åžey Anne”, “Aynı Daldaydık”, “Yeterince Acı”, “Ahmet Kaya Öldü, Vatan Bölünmekten Kurtuldu”, “Onu Yalnızlık Öldürdü”, “Sazın Teli Koptu” gibi baÅŸlıklar attıklarını göremedi...

Dinleyicilerinin, halkının sevgisinin dünyanın her yerinde varlığını inatla sürdürdüğünü, giderek büyüdüklerini-çoÄŸaldıklarını, doÄŸan çocuklara kendisinin ve Gülten’in isminin verildiÄŸini göremedi…

Belki bugün hâlâ yüz binlerce insanın onun ÅŸarkılarını dinleyip onu özlediÄŸini, ömrünün sonunda özgürce dolaÅŸamadığı sokaklarda ÅŸarkılarının her gün binlerce kez çalındığını, Peré Lachaise’de dünyanın her yerinden birçok deÄŸerli muhalifle paylaÅŸtığı ebedî mekânına, özlemiyle öldüğü toprakların baÄŸrından çıkmış ve üzerinde onun Türkiye’sinin motifleriyle (Ege’den nazar boncuÄŸu, Orta Anadolu’dan gözyaşı ÅŸiÅŸesi, Kastamonu yazmalarından sonsuzluk sembolü servi aÄŸacı, Osmanlı İstanbulu’ndan lale, Mezopotamya uygarlığının savaşçı giysilerini süsleyen GüneÅŸ tasviri, Hitit GüneÅŸi’nden bir parça, Kütahya çinilerini süsleyen karanfil, mey, zurna, erbane, vazgeçilmez baÄŸlaması, onun evrensel müzik anlayışını simgeleyen piyano, doÄŸduÄŸu coÄŸrafya ve onun genel siluetini temsilen Mardin evleri, yaÅŸadığı ve üretimini gerçekleÅŸtirdiÄŸi ve terk etmek zorunda bırakıldığı ÅŸehri İstanbul’un siluetinden Galata Kulesi ve Galata evleri, sadece Anadolu topraklarında, kayalıklarda ve yüksek yerlerde varolan, karın kalktığı sıralarda baharın habercisi olarak açan ve onun en sevdiÄŸi çiçek olan kardelenlerle) süslenmiÅŸ bir yapıyla anıtlaÅŸtırıldığını görebilseydi, ona o hepimizin yakından tanıdığı gülümsemesini iade etmiÅŸ olabilirdik. Ve belki dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir sanatçı, hiçbir insan, bir daha anadilinde bir ÅŸarkı söylemek uÄŸruna linç edilmezse ona yaÅŸatılanlara bir daha asla üzülmeyecektir ÅŸimdi bulunduÄŸu yerde…

Onu artık yorganının üzerindeki Mezopotamya Güneşi ısıtacak. Şarkıları elbette hiç susmayacak.
Bir daha asla, hiç kimsenin kendi kimliğinden vurulmayacağı bir ülke özlemiyle;

Ahmet Kaya’yı hayatın ve tarihin haklı adaletine teslim etmenin huzuruyla...

“Tarifi imkânsız acılar içindeyim
Gurbette akşam oldu, yine rüzgâr peşindeyim
Yurdumdan uzak yağmurlar içindeyim
AkÅŸam oldu
Sürgün susuyor…”
 
renginzreklam

Sohbet

Son Mesaj: 1 ay, 2 hafta once
  • sebahattin27 : Mrb arkadaÅŸlar herkesi radyo sogucak a bekleriz
  • beko : arkadaslar hic mesaj yazmıyorsunuz eksiklerimizi veya begendiklerinizi bize yazınki hatalarmızı düzetek
  • NazımHikmet : SoÄŸucak Köyünden Dünya"ya Acılan Pencere
  • beko : arkadaslar sitemiz gene sogucaknet olacak ve radyo 09.01.2011 acılıyor tüm dostları bekliyoruz bir iki güzel eser dinlemek icin ve hoÅŸ sohbet icin bekliyoruz sizlerii tammmm geliniz bak türküde söylerim ha )))))
  • kimsesizgolg : sevgili kamil balta yaptıkların ıcın koyumuz olarak tesekkur ederızde nıye ımalı olarak 100 tl verıp aldım yazmıssın yapmıssan koyune bır yardım yapmıssın para konusunu neden acıyorsun ayipp yanii hiç hoÅŸ degill
  • Erenay : Radyo Sogucak 01 Eylül Saat 15 de tekrar yayina baslayacak. Tüm canlari bekleriz....
  • beko : bakıslı genclerden yönetmeci arıyouz yapmak istiyen varsa bize ulasın
  • kamil balta : deÄŸerli canlar soÄŸucak köyü mezarlığındaki çitiller geçen yaÄŸan kar dan dolayı yereyatmışlardı bende onlara destek vermek için 100 tl verip direk aldım ve köyde ki çitilleri destekledim ama bundan sonra da haftada bir rutin olarak sulanması gerekli bunun için desteklerinizi bekliyoruz saygı ve sevgilerimle
  • kamil balta : deÄŸerli canlar mezarlıklara yaptığınız yeÅŸillendirme den dolayı hepinize sonsuz teÅŸekkürler
  • hacikus : agac dikiminde emegi gecen herkese ben kendi adima cok cok teskur ederim umarim emekleriniz bosa gitmez

Sadece Uyeler yazabilir!

Anket

Sitemizi Nasıl Buluyorsunuz?
 

Duyurular

Stop
Play

Son Resimler

hasan dede türbesi
English French German Turkish

Radyo Dinle

radyo soÄŸucak dinle soÄŸucak facebook grubumuz

Destekleyenlerimiz

Soğucak Köyü Reklam

Ziyaret

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün926
mod_vvisit_counterDün2913
mod_vvisit_counterBu Hafta926
mod_vvisit_counterGeçen Hafta24600
mod_vvisit_counterBu Ay18415
mod_vvisit_counterGeçen Ay112905
mod_vvisit_counterToplam578051

Yol Tv Online İzle

Elbistan Yerel Haber